Etiket Arşivi: kültür

TIE ME UP, originally uploaded by THE ULTRAVIOLET.

Sakin ol!
Derin nefes al… Derin.
Hepsi geçecek, buna inanmalısın.
Dinlemeye başlamadan sakinleşmeye çalış.
Nefes al. Nefes aldığını farketmeye, hissetmeye çalış.
Aldığının nefesin tüm bedenine bir hareketlenme getireceğini hatırla.
Düşün ve hisset; sana iyi gelecek bu, ne yaptığının farkına vardıkça, eminim.

Bir hastaymışsın gibi konuşmuş olabilirim seninle, bir doktormuşum gibi. Değilsin, değilim. Bireyleriz, olabildiysek eğer, kendi kendimize, bağımsız düşünüp, var olabiliyorsak. Olabiliyorsam. Evet, olabiliyorum. Sanırım. Birey olabilmek için, genel kanıların aksine mi hareket etmeli? Sıradışı mı olmalı? Tanım gereği belki böyle olabilir, ama öznel anlamda, yani mesela seninle konuşurken, senin hakkında düşünürken böyle olman gerektiğini düşünmüyorum hiç. Benim için sıradışı olman; saçlarını turuncuya boyatman, ofisime sarındığın mantonun içinde çıplak gelmen gerekmiyor.

Sıradışı olma, olmaya çalışırken kendini yorma, benim bunlara bakarak seni seveceğimi, değer vereceğimi düşünme. Bunları anlatmam gerekiyor ve gerçekten yoruluyorum seninle konuşurken. Zira, bir fikir belirttiğimde, tartamıyor musun yoksa geçmişinde acı tecrübeler, mutsuz bir anne baba mı var bilemiyorum, tam tersi yöne ve sert adımlarla ilerlemeye çalışıyorsun. Bunu sana söylediğimde de ben suçlu oluyorum. Sıradanlık konusuna da nereden geldik?

Hepiniz aşk arıyorsunuz, daha önce de söylemiştim, duymuş, görmüş, bıkmıştım; dürüstlük arıyorsunuz, romantik komedi filmlerinden vazgeçemez, omzuna başını koyup kah gülümseyerek kah ağlayarak ama sıcağını hissederek filmi izleyebileceğin bir erkek olsun istiyorsun. Bunları belki kadın olsam ben de isterdim, belki istemezdim. Konumuz bu değil ki. Senin istediklerin, benim istediklerim, bitmez, sonu gelmez hayallerin perdelendiği gösteri merkezinde koltuğumuza oturmuş, her bir dileğini, renklere boyadığın hayatının kenar süslerini eleştiriyor değilim ki.

Karıştı mı? Sakin olmalısın. Derin bir nefes şimdi. Başın dönünceye kadar çek içine, kokusunu da almaya çalış dünyanın.

Bazen anlatabilmek için abartmak, tam tersine -önce- inandırmak, sonra duvara çarparcasına fikirlerini un ufak etmem gerekiyor. Sonuna kadar kaybolmayıp, ancak sabredenler ve bir de acıya katlanabilenler bu yolculuğun sonundaki parlak günleri görebilecekler. Tekrar bir nefes, konsantre ol. Bana değil. Bu önemli: bana vereceğin cevaplara da değil. Aklının içine attığım tohumların serpiştiği sırada çıkardığı sesteki ahenge.

Sıradan olma dedim, sussan yeter aslında. Çünkü hepiniz aynı şeyleri söylüyorsunuz. İnan, senden az önce bir arkadaşım kalktı senin oturduğun koltuktan, sanki aynı kanalı izliyorum ve sadece televizyonum değişti. Senden çok heyecanlı beklentilerim de yok. Tamam var, yok dememeliyim, biraz heyecanı kim istemez ki? Ama bu heyecan için aslında olmadığın birisine dönüşmeni istemiyorum, belki böyle anlatmalıyım. Seni değiştirmek değil derdim, seni benim kabul edebileceğim şekle, pakete, kılıfa sokmak değil. Sadece düşünmeni, nerede durduğunu, ne olduğunu, ne yapman gerektiğini düşünmeni istiyorum.

Hastaymışsın gibi davranıyorum sana bazen. Kobay gibi de diyebilir miyiz? Sanmam. Deneme yapmayacak kadar eminim, bunu bana güvenmen için söylediğimi de bilmelisin, zira tedavinin ilk adımı psikolojik kabuldür. İnanmaktır.

Sen kendin için olduğunu iddia etsen de, benim için, bizim için, hemcinslerin ve arkadaşların için giyiniyor, boyanıyor, parfümlerle yıkanıyorsun. Sana bunlar için bir reçete yazmayacağım. Hatta reçete yazmak ne ki, sana ihtiyacın olanı vereceğim, o hapı vereceğim. Ama sadece bir doz. Daha fazlasını istiyorsan, iyileşeceğine beni inandırmalısın ve bunun için çeşitli sınavlarım var hazırladığım. Bir doz.

Bir hap vereceğim sana. Sadece bir tane!
Ne ve hangisini istediğini iyi düşün.

Zarafet? Akıl, bilgelik, hikmet? Seksapel? Kültür? Kabul görme? Denge? Tecrübe, saflık, hayalgücü, yaratıcılık?

Video – Fields of Kamuela, originally uploaded by EfrankE.

Kalabalığın içinde ama karışmadan, belki de karışamadan, kendi huysuzluğumla, umutlarım, sıkıntılarım ve düşüncelerimle yürüyorum. Hava damdan dama atlayan bir kediyi buharlaştıracak kadar sıcak, bunalıyorum.

Bunalmıyorum aslında, sadece sıcaktan şikayetçiyim ve üzerine nane konmuş bir limonata ile kendime geleceğimi biliyorum. O ferahlatan noktaya ulaşana kadar, geçici bir süre için elimde bir pet şişe taşıyabilir ve buz gibi soğuk suyu yudum yudum içebilirim. Etraf gürültülü. Karşıya geçmek istediğimde sinirli sürücülerden yol istemek, yalvarmak zorunda kalıyorum ama ne gam! Burada olmaktan, yaşıyor olmaktan ve etrafında kaynaşan şu binlerce hayatın varlığından memnunum.

Etrafıma baktığımda erkekler, kadınlar, çocuklar; birçok insan görüyorum. Kadınlardan bahsetmek istiyorum haliyle. Kadınlar, genç kızlar, genç kız olacak ufaklıklar… Enteresanlar. Biri diğerine benzemiyor ama hepsi birbirine benziyor; aralarında paylaştıkları sırrı çözebileceğimi sanmıyorum. Her yaştan birbirlerine bu kadar benzerken, nasıl oluyor da farklı olabiliyorlar, farklarını nasıl ortaya koyuyorlar ya da farklı olduklarını neye bakarak, neyi düşünerek iddia edebiliyorlar bilmiyorum.

Beyazlar giymişler, ayaklarında parmak arası terlikler, ayakkabıya benzer birşeyler, topuklular… Kemer, gözlük, toka, çanta ne ararsan var. Bir aksesuar dükkanına girip gözlerine çarpan ne varsa alıp çıkmışlar sanki. Benzer tavırlar, benzer bakışlar ve benzer aksesuarlar kullanıyor olsalar da, görüyorum, farklılar. Birbirlerinden.

Bir reçel olsaydı kadın, mesela vişne reçeli, nasıl çeşit çeşit vişne reçeli varsa, çeşit çeşit kadın çıkardı ortaya. Peki ya reçel olamamışlara ne demeli?

Tazecik vişneleri ayıklayıp, temizleyip kaynatmaya başladığımda, hepinize eşit şansı tanımış bir tanrı gibi hissedebilir miyim kendimi? Hepiniz bir tencerenin içinde kaynamaya başlayacaksınız işte. Daha ne kadar adil olmamı bekliyorsunuz? Kaynamaya başladıktan ve ben karıştırırken kim kimi ezmiş, kim üste çıkmış konularıyla da ben ilgilenemem ki…

Bir süre sonra yüzeyde köpükler oluşuyor, güzel bir reçel yapabilmek için onu ayıklamak, süzmek gerek. İşte bu arada denemiş ama olamamışlar takılıyor süzgecime. Evet, gerçekten denemişler. Giyinmiş, süslenmiş, yanına da bir arkadaşını alıp atmış kendini evden sokağa. Ortalıkta olma, evde olmama sebepleriyle ilgilenmiyorum. Dünyaya gelmiş ve bir süre bir amaçla kaynatılmış, fakat süzülmüşler. Artık o tencerede değiller benim için. Ne kadar -hala- güzel- görünüyor olsalar da, süzülmüşler bir defa. Neden olamamışlar? Neden o güzelim kıvama gelene kadar bekleyememişler?

Kendini güzel, bakımlı, ve birçok açıdan diğerlerinden üstün sanıyor olabilir, görüntüsü sakil ve ucuz. Yakıştıramamış, olduramamış, becerememiş. Konuştuğumda sabırsız bir telaş, kendine güvenemediği ve bunu da itiraf edemediği için sebepsiz saldırganlıkla karşılaşacağımı düşünüyorum. Küçük penceresini bir iki fırça darbesiyle daha önce görmediği renklere boyayabileceğimi, aklının uçup gideceğini ve kollarıma atılmak için çeşitli oyunlara başvurmak isteyebileceğini görür gibiyim.

Ne kadar istese de çıktığı yolun çok uzağında ve ne yaparsam yapayım damak zevkime hitap edemeyecek. Gözümün önünden yürüyüp gittikleri gibi, akıp kaybolacaklar lavabonun girdaplı sularında.

Ben bunları düşünürken, kıvamını tutturduğunu düşündüğüm, rengi ile, kokusu ile, görünüşü ile beni tatmin edebilecek vişne reçelini, vişneleri bir kaba dolduruyor ve soğumaya bırakıyorum. Modanın, endüstrinin, hayatın şeklini almış, bunu süzmüş, kendine yakıştırmış görünüyorlar. Olmuş gibiler ama tadını asla bilemezsin. Ta ki konuşana kadar. Üzerindekilerle ilgilenmiyorum haliyle. Karşımda çıplak olmalarını ve zevkten bayılarak izlemek, görmek istediğimi düşünenler olacaktır, peşinen yanıldıklarını söylemek isterim.

O vişnelerin tadı, kişiliklerini ortaya koyabildiklerinde, düşüncelerini paylaştıklarında, belki bir espri, komik bir espri yaptıklarında ortaya çıkacak. Sonuç çok şaşırtıcı olabilir, zira kimilerinin içinde unutmak istedikleri çekirdekleriyle kaynadıklarını ve hiç umulmayan bir anda dişimi zedeleyeceklerini, beni şaşırtabilecek ve hayal kırıklığı yaşatabileceklerini görebiliyorum. Aşk macerası peşinde değilim ama leziz bir sohbete kim hayır der ki? Bunu başabilecek mi emin değilim.

Ya, hala tencerenin dibinde kalanlara ne demeli? Fazla kaynamış, tadı kaçmış, şekerlenmiş ve ne reçel ne de vişne olabileceklere ne demeli? Onlar da denemiş, yaşları biraz geçmiş ama hala reçel olma peşinde, genç kızlık zamanlarına özlem ve hasretle, kendini ispat etmek için, özenle ama tarif edemedikleri ve kendilerine de itiraf edemedikleri yenilmiş hırslarıyla tencerenin dibindeler.

Ekmek banmak isteyenler elbet olacaktır. Her topal atın, kör bir alıxısı vardır. Aşağılamak, hor ve hakir görmek istemiyorum ama nedir bu beyhude çabanın amacı? Neden yaşına göre giyinmez, davranmaz ve yeni yetmeleri aratmayacak şen, ama aşüfteliği aşan basit kahkalar? Ne fikirlerini duymak istiyorum, ne de konuşmak. Ne düşündükleri, daha doğrusu nasıl düşündükleri belli. Ambalajı güzelse, kendisi de güzeldir. İşte bunu düşündükleri için başka içi boş bir kolinin peşinden koşacaklar.Gerçeği farkettiklerinde, tatmin olmamış arzuları, yaptığı hatayı kabullenemeyen ve bu yüzden o boş kolinin de ömrünü çürütecek, bir tesadüfle konuşamaz duruma gelene kadar çenesi kapanmayacak şikayetçi vişneler.

Ekmek, peynir yemek de güzeldir ama neden tadına doyulmaz bir vişne reçeli ile ziyafetten mahrum kalsın ki insan?

Monday, originally uploaded by Jyn Meyer | Photographer.


Bana birşeyler oluyor ve kimselere anlatamıyorum. Anlatıyorum da, ya dinlemiyorlar ya da anlamıyorlar. Nasıl anlasınlar ki? İnsanın içinden geçenler, düşündükleri ve hissettiklerini yorumlayabilmek için, anlayabilmek için o kişinin yaşadıklarının bir kopyasını yaşamak gerekmez mi? Her anı kaydedebilecek bir karakutu olsa ne güzel olurdu; oturup izlerdim, dinlerdim. Ne şekilde kaydedecekse artık işte düşüncelerimi ya da bünyede gezinen bu düşüncelerin pompaladığı hormonları.

İstersen burada, tam ben bu cümleyi bitirmek üzereyken kalkıp gidebilirsin; pek iç açıcı konuşabileceğimi sanmıyorum.

Daha fazla »