Etiket Arşivi: hüzün

Bugün içim sıkılıyor. Böyle bir hüzün, böyle bir keder, depresyona gark olmalar, tarifini elliyedi farklı açıdan yapabileceğim acılar, berbat bir sonbahar, zamane yenik düşmüş bir tosbağa gibi, sabah erkenden tüm dünyayı terkedesim var.

Ne karnım ağrıyor ne de başım. Saatleri ne ileri almışım ne de geri. Dolunay değil, güneş tutulmamış, sel basmamış ninemin evini. Nedir bu başıma gelenler, ardımdan sokulan kara yeller, dimdik ve kıskıvrak kesinleşmiş hayaller, idealist zombilerle ne işim var benim, bir benim, benden içeriyim, uğrayanım yok benim, torba olmuş ağzım, büzdüler.

Kebap sevmiyorum bugün. Olgun dudaklı kirazlar kovalarken ruhumu, meraklı kuzuların peşindeyim. Atlıyorum bir uçurumu, düşemiyorum. O derece çizgi film karakteriyim. Üstümde bir bulut, altım çıplak, uçurtmalı bir sapık gibi, maniler döşemekteyim. Karışık da değilim, sağlamam çok yakında, somurtan elmam baş ucumda, gözlerim geri dönmüş arkamı bile görmekteyim ama neden pek mutlu değilim, bilmemekteyim, öğrenmemekteyim, bugün senden medet ummaktayım, sofistike bir bombayım. Ağlıyorum!

Sevgili Günlük, beni bu acıtasyondan kurtarman için sana üçyüzbin dilek hakkı veriyorum ama son dileğin, hepsi benim. Bir insan altmışiki litre gözyaşı dökermiş de haddini bilmezmiş, bir ömrü boyunca kırkbin ton çöp üretirmiş de başarısız olabilirmiş. Sanki ölmekteyim, itiraf ediyorum biraz çakır keyifim ama alkollü değilim, trafikte öngörülü bir şairim, şeritleri ortalayan bir ineğim ve sevmekteyim.

Eğer bu notu okuyorsan bil ki, iyi sıhhatte olsunlarda değilim. Aklı başı yerinde, marjinal bir bağlacım, ünlemim ve yüklemim. Yüklendiğim tüm hediyelik eşyalar kırılmasın diye, dikkatli ve şevkatliyim. Soğuk su içmezsem uyuyasım gelmiyor. Hiç okumadığım kitabımın ayracını bulamıyorum ve delirmek üzereyim. Böyle bir lütuf, böyle bir kopyala yapıştır, serzenişlerde kaybolmalar, ayakkabımın bağcıklarını bağlamanın tam yetmişbeş yolu ve alev silahıyla televizyondaki karları eritmeler, tüpü bitmiş bir ev hanımı gibi, karanfillerden nefret edesim var.

Bugün içim sıkılıyor, bilmem anlatabildim mi, zaten çok erken, uyuyalım, gitsin.

Strawberry, originally uploaded by dulcelife.


Adım Miranda Eguoleara, 30 yaşındayım, siyahım, kadınım. Hiç birini ben seçmedim, bunlar doğduğumda benimle berabermişdi. Kusura bakmayın dilinizi pek iyi kullanamıyorum. Ülkemde iç savaş çıkmadan çok önceleri; ben daha regl nedir bilmezken, babam beni uyuşturucu baronlarından birine sattı çok küçük bir meblaya kumar borcunu kapatmak için. Sonrasında tifodan öldüğü haberini aldığımda ikinci düşüğümü yapalı on gün olmuştu. Annemi hiç tanımadım. Hergün dayak yemiyordum, keyfim yerinde sayılırdı kocam dediğim adamın sekizinci kadını olsam da. Bana iyi davranıyordu hatta beni sevdiğine bile inanmıştım. Kanlı bir çatışmada hayatını kaybettiğinde, ülkemde darbe yapılıyordu. Kaçtım oradan açlıkla boğuştum, çaldım, ağladım hayatta kaldım. Sonra onu tanıdım; Miguel, subaydı Miguel, beni evine aldı, aşık oldu bana ben de ondan hoşlandım. Bir gün kaçma planını söyledi Avrupaya, orada insanca yaşamaya kabul ettim.

Dün akşam saat 03:11 de onu öldürdüler, döverek gözlerimin önünde. Geminin kaptanı olayı öğrenince beni buraya bağlamanın iyi bir fikir olacağında birleştiler. Miguel’in cesedini denize atmışlar, Adabel’ in söylediğine göre. Adabel erkek kılığında bir kadın ama erkek ne farkeder o iyi biri, yaralarımı temizledi, hastalandım bana baktı. Günlerden ne olduğunun önemi yokmuş açık denizde onun dediğine göre, ama benim merakım Miguel’ in öldüğü günü hesaplayabilmek içindi. İnsan merak eder, değil mi? Öğrendim de tayfalardan birini kandırarak, onu Pazar gecesi öldürmüşler, 24 Nisan 2004 de gözlerimin önünde.

Gemiye yapılan baskınla kurtulduk, çoğu havasızlıktan ölmüştü mültecilerin. Beni ayrı bir yerde tuttuklarından hayattaydım sevinmeli miydim buna? Dört yıldır göçmenim, ülkenizde kaçağım, kadınım, siyahım ve hikayemi az çok biliyorsunuz artık. Benim size anlatmak istediğim bu değil ama kimden neyi dinlediğinizi bilmek sizin hakkınız diye düşünüyorum.

Hayat hikayemi dilinizde size anlatmak için yazdıklarımı götürdüğüm bir adam vardı. Herkes bir şeyler anlatmak ister değil mi? Ben de bunları size anlatırken onunla tanıştım. Daha genç biri, yirmili yaşlarının ortasında ama öyle sıcak karşıladı ki beni. Bütün fazlalıklarımı onun yanında attığımı hissetiğim bir gülüşü vardı. Öyle içten sıktı ki elimi, bütün eksikliklerim doldu, yaralarım kapandı bir an sanki. Rahattı, ben de rahat oldum. Kıtalar boyu gezdikten sonra ilk defa güvende hissettim kendimi. Küçük bir kitapçı gibiydi çalıştığı yer. İnsanın yabancı bir memlekette dilini bilen biriyle karşılaşması neye benzetilebilir ki, ben çilek yemeğe benzetirim, çileği çok severim. Bir iş bulmuştum burada siyah, otuz yaşında yabancı bir kadın için bir iş.Yok yok korkmayın hemen, bu dünyada iyi insanlar da var şimdi onlardan bahsediyoruz, kötüler çok gerilerde kaldı değil mi? Kendimi yabancı hissetmiyordum hiç kimseye ve hiç bir nesneye, herşey bir bütün gibi geliyordu. Bunca acıdan sonra böylesine güzel duyguların beni bulacağı aklıma gelse, inanmamamı kabul edersiniz siz de. Ama buldu ve ben kimseye kızmıyordum artık.

Onunla her geçen gün ve gece için tanrıya şükrediyordum. İnsanlar tanrıya şükretmek ister değil mi? Bir yaz gecesi buradan kaçmak istediğini ve beni de götürmek isteğini anlattı. İnsanca yaşamaya, medeniyete. Peşinde karanlık adamlar varmış, onun düşüncelerini sevmeyen ondan nefret eden, pek anlamadım sadece kabul ettim. Başka çarem olmadığından değil onunla olmak istediğimden. Aklınıza Miguel geldi biliyorum ama bu sefer başkaydı, ben de aşıktım. Bütün planları yaptık, zaten uzun zamandır bir şeyler planladığı belliydi Ahmet’in. İnsan hisseder bilirsiniz. Benim deniz korkumu bildiğinden kaçış planımız daha basitti. Sahte pasaportlarımız hazırdı, uçak havalandı. Mutluydum hiç olmadığım kadar. İnsan mutlu olmak istemez mi?

Dün Ahmet öldürüldü, kimlik sorgusunda panik yapıp kaçmış anlatılanlara bakılırsa. Ama ne önemi var ki, yok artık o, gerçek bu.Ölmek istedim, yapamadım. İnsan her istediğini yapamaz ki ben paylaşmak istedim…

Drawing, originally uploaded by gowers.



Anlatacaklarımı, hislerimi iyice anlamanı istiyorum. Beni anlamanı. Gerçekten. O yüzden önce şunu okursan sevinirim: O beni hiç sevmiyor

Çok başka bir yerde karşılaştım onunla.

Aramızda ne çatılarda, ne bazen işlek bir yolun ortasında, akşama kadar kravatlı beylerin ve etekli-ceketli kadınların ciddi ciddi çalıştığı yüksek binaların giriş kapısı önündeki mart kedilerinin kimseye aldırmadan yaşadıkları seks yaşandı, bitti, ne de kendileri de sebebini bilmeden ama birlikte, geceler boyu avaz avaz bağıran martılar gibi tartıştık.

İlk olarak ona yem olarak attığım, kinayeli, çift anlamlı, çok anlamlı sözcüklere ve tuzaklara şehrin kalabalığında tura çıkmış bir motosiklet sürücüsünün diğer araçların arasından kıvrılarak ve nanik yaparak geçişi gibi, sıyrılıp verdiği cevaplarla dikkatimi çekti. Şaşırdığımı da eklemeliyim, çünkü basit anlamıyla cevap vermenin ötesinde, üzerine kendinden de koyarak, espri de katıyordu işin içine. Bir ara, kısa bir an için, daha önce tanıştığımızı, birinin bana şaka yaptığını ya da beni ona anlatan bir aracı, bir süflör var da, beni öyle buldu ve planladığı oyununa hiç çaktırmadan ve saf edalarla devam ediyor sandım.

Daha fazla »

lounging, originally uploaded by nsbkaizen.


Pis bir yağmur yağıyor. Sinsi sinsi, ağır ağır, kararlı ve inatçı yağıyor. Tüm şehri yıkamak değil de, sanki iliklerine kadar ıslatıp, üşütmek niyeti. Camın üzerinde birbirine yaklaşıp, yapışıp, çarpışıp hızlanarak aşağı kaydığını görüyorum damlaların. Bazen rüzgar yüzünden yan yan kayıp sanki gözlerimin önünden kaçmak istiyorlar. Küçük küçük ışık parçalarıymış gibiler. Acaba gözümün önüne düşmeden önce, havada süzülürken de çarpışıyorlar mı?

Oda, ev, sokak ve şehir karanlık. Uzakta iki kıtayı birbirine bağlıyor bir köprü usulca; mağrur. Eve varmak istemeyen, istemez görünen birkaç araba gidiyor, geliyor yavaşça; belki de bana öyle geliyor. Bütün şehir uyuyor da, bir ben uyanıkmışım gibi; arabalar sürücüsüz, sokaklar tehlikesiz, gürültüsüz, cılız ve ürkek sokak köpekleri kendine sıcak bir yuva bulmuş da, onlar da diğer herkes ve herşey gibi uyuyor olmalılar. Belki çöpçüler gelir birazdan, o büyük ve gürültülü arabalarıyla gelir arındırırlar bizi, beni.

Karanlığın adım adım odama dolmaya başladığı saatlerden beri içim sıkılıyor. Karanlığın boyadığı odada, şehirde ben de karışmak istedim o karanlığa. Onunla bir olmak, kaybolmak, karışmak ve bir başka dünyanın sır dolu kapılarından geçerken kendimi unutmak istemiştim. Kendimi değil de, onu unutmak. Olmadı.

Aklıma geldiğinde, yalnız olduğumu hatırladığım ve onun artık benim olmadığını, o küçük ayaklarının üzerine basarak şu kapıdan çıktığı an içimde tuzla buz olan kendime güvenim, yarın ne yapacağını bilmez şekilde uyanacağımı bilmek, bazı şeyleri olmamış, yaşanmamış, kırılmamış saymak, sayabilmek değildi içimden geçenler. Gözleri kör eden bir ışığa boğulmuş insanın şaşkınlığı, aracını duvara toslamış bir sürücünün çaresizliği, son parasıyla karnını doyurduktan sonra tekrar acıkan, hem de çok acıkan bir fakirin umutsuzluğu da değildi. Hayır, tüm bunlar asla tarif edemez içimden geçen nehrin, mürekkep gibi koyu sularının tehlikeli girdaplarını ve derinliğini.

Gerçekliğine inanamadığım dakikalar, saatler önümden akıp gittikten sonra, mesela şimdi onu tekrar göremeyeceğim aklıma geldiğinde göğsümün orta yerinden başlayıp aklımın ve ayaklarımın en ucuna kadar titreyerek çırpınan bedenim mi yoksa duygularım mı karar veremiyorum. Ayrıldık biz.

Boğazın göremediğim sularını yararak ya da sıyıra sıyıra, sanki uykudan gözleri kapanan bir çocuğun yorganı açmaktaki uyuşukluğunu hatırlatarak ilerleyen büyük bir geminin tüm şehri uyandıracak çığlığı gibi koptu içimden. Bu büyük çığlık nefesini verir gibi tıslayarak sonlanmış olsa da, dalga dalga, yankı yankı geri gelip beni ve tüm benliğimi sardı. Titretti.

Ben kıyıdan onun gidişine bakarmışım, onu özleyecekmişim ve o bunları bilirmiş gibi aktı gitti şehrimden, biliyorum. Sanki ben gelip geçici değilmiş de, neyim varsa hepsini benden söküp almak üzere gelmiş gibi, çığlığı ile aklımı ikiye böldü ve geriye benden ne kaldıysa aldı gitti.

Şimdi kıyıya ulaşmayı başarmış, fakat ötesine gücü kalmamış bir şişe gibi bomboş, şehrin ayaklarımı basmam gereken topraklarına kafamı vura vura salınıyorum. Boş bir şişeyim ben. Kafamı nerelere vursam da boş…