Kategori Arşivleri: Olsaydı

Did you forget?, originally uploaded by Sylvia in Dramaticland.

Amfi deniyor kısa yoldan, orijinal ismi amplifikatör. Sesi artırıp, azaltabiliyor veya değiştirebiliyor.

Hayatın her anına denk gelen bir duygu var farketsek de, etmesek de: hırslı, sakin, melankolik, heyecanlı, mutlu. Tüm bunları yaşarken, hissederken etrafa yaydığımız bir enerji, bir birikim ve bir tını da var elbette. İnsanlar buna bakarak beni seviyor, sevmiyor, yakın buluyor ya da içi ısınmıyor. Tüm bu duygusal iniş, çıkışlar da diğer birçok konu gibi beynimizin ve aklımızın ürünü.

Düşünceler, gerçek hayatımızı derinden ve hızla etkiliyor, bir gerçekliğe kavuşuyor; bedenim üzerinden, hal ve hareketlerim, konuşmalarım, mimiklerim ile etrafımdaki insanlarla paylaşılabilir şekle dönüşüyor. Düşüncelerimle tanıyorsun aslında beni ve düşüncelerimin tamamını seninle paylaşarak seni yormak istemiyorum. Önem sırasına göre bir liste yapıyorum, gereken yerlerde özetliyorum ya da ek bilgiler ile konunun çerçevesini daha net çizmeye çalışıyorum. Tüm bu editöryal çalışma seninle daha rahat, akışkan bir iletişim kurabilmem için aklımın içinde kendiliğinden gelişen bir süreç. Her insan benzeri süreçlerden ve süzgeçlerden geçirdikten sonra konuşmaya başlar.

Her insan mı? Buna kadını dahil edemeyeceğim malesef. Kadın, gerekli gereksiz ayrımı yapmasızın konuşuyor gibi geliyor bana. Bu konuda çok emin de değilim aslında. Sadece ortamı ısıtmak için, nasıl konserlerde asıl sanatçıdan önce ön guruplar sahne alıyorsa belki de giriş kısmında bana çok hitap etmeyen bir şekilde açıyor konuşmayı. Belki de bazen ben yanlış konsere gitmiş oluyorum da, sanatçıya saygısızlık yapmamak için esnememeye çalışarak geçiriyorum ve bu yüzden konsantre olmakta güçlük çekiyorum. Kim bilir?

Bir konuşmanın gerekli ya da gereksiz oluşu, sıkıcı detaylarla bezenmiş sıkıcı bir konuşma ya da anlatım şeklinin uygun olmayışı gibi başlıkların tümü anlatıcının fikirlerine göre değişkenlik göstereceği için, taraflı olduğu için anlaşma zemini bulmakta güçlük çekebiliriz. O yüzden bunlar üzerinde durmak istemiyorum. Buna karşın, aklından geçen her ne ise bunu bağırarak, ağlayarak, burun kıvırarak, küserek, alınganlaşarak, heyecanla, arzuyla, tutkuyla, ihtirasla, sessiz kalarak, anlamama yardımcı olmayarak, sorduğumda farketmediğim için suçlayarak konuşuyorsun. Konuşmuyorsun.

Hayatta ne yapıyorsan, bir megafonun arkasından yapıyorsun. Ne hissediyorsan, düşünüyorsan bunlar çok önemli konular. Senin için. Dünya da senin isteklerine göre şekil almalı. Neden bu kadar önemlisin sen? Neden her aklından geçen, benim aklımdan geçenlerden daha önemli, değerli, isabetli, doğru olabiliyor?

Ne zaman ortaya çıkıp konuşacaksın benimle? Zira, bunu yapmazsan amfinin fişini çekmek üzereyim.

It’s a Ganguro Girl on her phone XD!!!, originally uploaded by natsu5117.

Gecenin bir vakti telefonum çalıyor, bir GSM firması yeni kampanyasını duyurmak için aramış beni. Sağolsun, düşünüp aramış, beni adam yerine koymuş ama kampanyası ile ilgilenmediğim için kapatıyorum. Başka bir gecenin başka bir vakti, çıt diye bir ses, heyecanlanıyorum acaba kimden mesaj geldi, diye beni nereden bulduklarını bilmediğim -aslında biliyorum- beni kandırarak bir sisteme üye yaptıkları, sonra da paramı almak için uğraştıkları bir sistemin otomatik, katatonik mesajı.

Bana istedikleri saatte ve yerde ulaşabiliyorlar. Uygun musun, değil misin diye, sormadan, nefes almadan ve bir paragrafı duraklamadan okudukları oluyor daha çok para kazanmak için. Bu profesyonel okuyuculara, çalışma şartlarının ağır olması sebebiyle, satış işinin zorluklarını bildiğim için nazik davranmaya çalışıyorum. Kibarca reddetmek istiyorum, kalplerini kırmadan. Yine de bir süre sonra yine aramaya başlıyorlar.

Ben onlarla konuşmak istediğimde, bir sıkıntım, danışmak istediğim bir konu olduğunda ise, binlerce tuşa sabırla basmam ve dakikalarca beklemem gerekiyor. E, hani siz beni adam yerine koyup arıyordunuz, neden şimdi bu kadar değersizim ben? Çünkü iletişimimiz çift taraflı değil. Onlar istediklerini söylüyorlar ve dinleme sırası geldiğinde ortada yoklar. Ortadalar ama sesim ulaşmıyor onlara. Tıpkı bir kadın gibi!

Konuşuyoruz, sohbet ediyoruz ya, bunu çok seviyorum. Eğer gerçekten konuşabiliyorsak, ne konuştuğumuz önemli değil, konu belki yenilenen kaldırımlar yüzünden evlerin, pahalı ayakkabılarının çamur içinde kalması da olabilir. Sorun değil, konuşalım yeter. Fakat, farkediyorum ki, konuşuyoruz dediğim zamanlarda, sen anlatıyorsun ben dinliyorum. Anlatıyorsun ve bana söz hakkı tanımıyorsun, belki hiç anlamadığım bir konu bile olabilir bu ama ben de iki kelam etmek istiyorum. Sadece dinlediğimde canım sıkılıyor.

Sen bana arada, en azından ilgimi uyanık tutmak için soru sorsan ne güzel olur, mesela. Bu konu hakkında ne düşünüyorsun, desen ve dinlemesen bile yeterli olabilir. Belki. Ben o konu hakkında daha aktif bir düşünce seline kapılabilirim ve sıkılmaktan vazgeçip seni daha can alıcı bir dikkatle dinleyebilirim. Can alıcı, demek, ne fena bir tanımlamaymış bu arada. Dinleyebilirim, diyordum. Belki açık uçlu sorular sormak istemeyebilirsin, zira bahsettiğin konuya ilişkin bilgim olmayabilir ve beni utandırmak istemeyebilirsin. Söylediklerime katılıyor musun, desen mesela, evet deyip, çok sıkıntıya girmeden konuşmaya ortak olabilirim. Böyle böyle olması ne kadar güzel, değil mi, desen mesela, ben de senin coşkuna katılıp bir lezzet alabilirim seninle konuşmaktan ya da en azından daha dikkatli dinleyebilirim, seninle kalabilirim aklımın girdaplarında savrulmaktan öte.

Büyük firmaların soğuk robotları kadar bile olamıyorsun;
Söylediklerime katılıyorsan 1′e bas,
Katılmıyorsan 2′ye,
Sıkıldıysan 3′e,
Beni seviyorsan ve sadece bu yüzden sonuna kadar katlanacaksan 4′e bas.

Aslında bu son şık, belli adımları atman için gerekli şifre sorgulamalarına da benziyor bu telefon konuşmalarındaki ama konuşurken değil yaşarken, olayların içinde kullanıyorsun bunu. Hani telefon bankacılı hizmetini kullanırken, yapacağın bir havaleden önce şifreni tuşlaman gerek ya, ilişkimizde bir adım sonraya geçebilmem için doğru kombinasyonu bulup, tuşlamalıyım. Seni seviyorum, dediğimde artık biliyorum ki, gerekli tuşları bu sefer doğru sırasıyla buldum ve artık memelerini okşayabilirim. Sana çiçek gönderdim, o halde akşam beline sarılabilirim.

Kadın, banka ya da gsm firmasının verdiği bir hizmet olsaydı, telefon cevaplama robotu olurdu.

Kızıyorsun ya bana şimdi, kaçı tuşlamam gerektiğini bilemiyorum. Kızdığında dinlemiyorsun çünkü!

Video – Fields of Kamuela, originally uploaded by EfrankE.

Kalabalığın içinde ama karışmadan, belki de karışamadan, kendi huysuzluğumla, umutlarım, sıkıntılarım ve düşüncelerimle yürüyorum. Hava damdan dama atlayan bir kediyi buharlaştıracak kadar sıcak, bunalıyorum.

Bunalmıyorum aslında, sadece sıcaktan şikayetçiyim ve üzerine nane konmuş bir limonata ile kendime geleceğimi biliyorum. O ferahlatan noktaya ulaşana kadar, geçici bir süre için elimde bir pet şişe taşıyabilir ve buz gibi soğuk suyu yudum yudum içebilirim. Etraf gürültülü. Karşıya geçmek istediğimde sinirli sürücülerden yol istemek, yalvarmak zorunda kalıyorum ama ne gam! Burada olmaktan, yaşıyor olmaktan ve etrafında kaynaşan şu binlerce hayatın varlığından memnunum.

Etrafıma baktığımda erkekler, kadınlar, çocuklar; birçok insan görüyorum. Kadınlardan bahsetmek istiyorum haliyle. Kadınlar, genç kızlar, genç kız olacak ufaklıklar… Enteresanlar. Biri diğerine benzemiyor ama hepsi birbirine benziyor; aralarında paylaştıkları sırrı çözebileceğimi sanmıyorum. Her yaştan birbirlerine bu kadar benzerken, nasıl oluyor da farklı olabiliyorlar, farklarını nasıl ortaya koyuyorlar ya da farklı olduklarını neye bakarak, neyi düşünerek iddia edebiliyorlar bilmiyorum.

Beyazlar giymişler, ayaklarında parmak arası terlikler, ayakkabıya benzer birşeyler, topuklular… Kemer, gözlük, toka, çanta ne ararsan var. Bir aksesuar dükkanına girip gözlerine çarpan ne varsa alıp çıkmışlar sanki. Benzer tavırlar, benzer bakışlar ve benzer aksesuarlar kullanıyor olsalar da, görüyorum, farklılar. Birbirlerinden.

Bir reçel olsaydı kadın, mesela vişne reçeli, nasıl çeşit çeşit vişne reçeli varsa, çeşit çeşit kadın çıkardı ortaya. Peki ya reçel olamamışlara ne demeli?

Tazecik vişneleri ayıklayıp, temizleyip kaynatmaya başladığımda, hepinize eşit şansı tanımış bir tanrı gibi hissedebilir miyim kendimi? Hepiniz bir tencerenin içinde kaynamaya başlayacaksınız işte. Daha ne kadar adil olmamı bekliyorsunuz? Kaynamaya başladıktan ve ben karıştırırken kim kimi ezmiş, kim üste çıkmış konularıyla da ben ilgilenemem ki…

Bir süre sonra yüzeyde köpükler oluşuyor, güzel bir reçel yapabilmek için onu ayıklamak, süzmek gerek. İşte bu arada denemiş ama olamamışlar takılıyor süzgecime. Evet, gerçekten denemişler. Giyinmiş, süslenmiş, yanına da bir arkadaşını alıp atmış kendini evden sokağa. Ortalıkta olma, evde olmama sebepleriyle ilgilenmiyorum. Dünyaya gelmiş ve bir süre bir amaçla kaynatılmış, fakat süzülmüşler. Artık o tencerede değiller benim için. Ne kadar -hala- güzel- görünüyor olsalar da, süzülmüşler bir defa. Neden olamamışlar? Neden o güzelim kıvama gelene kadar bekleyememişler?

Kendini güzel, bakımlı, ve birçok açıdan diğerlerinden üstün sanıyor olabilir, görüntüsü sakil ve ucuz. Yakıştıramamış, olduramamış, becerememiş. Konuştuğumda sabırsız bir telaş, kendine güvenemediği ve bunu da itiraf edemediği için sebepsiz saldırganlıkla karşılaşacağımı düşünüyorum. Küçük penceresini bir iki fırça darbesiyle daha önce görmediği renklere boyayabileceğimi, aklının uçup gideceğini ve kollarıma atılmak için çeşitli oyunlara başvurmak isteyebileceğini görür gibiyim.

Ne kadar istese de çıktığı yolun çok uzağında ve ne yaparsam yapayım damak zevkime hitap edemeyecek. Gözümün önünden yürüyüp gittikleri gibi, akıp kaybolacaklar lavabonun girdaplı sularında.

Ben bunları düşünürken, kıvamını tutturduğunu düşündüğüm, rengi ile, kokusu ile, görünüşü ile beni tatmin edebilecek vişne reçelini, vişneleri bir kaba dolduruyor ve soğumaya bırakıyorum. Modanın, endüstrinin, hayatın şeklini almış, bunu süzmüş, kendine yakıştırmış görünüyorlar. Olmuş gibiler ama tadını asla bilemezsin. Ta ki konuşana kadar. Üzerindekilerle ilgilenmiyorum haliyle. Karşımda çıplak olmalarını ve zevkten bayılarak izlemek, görmek istediğimi düşünenler olacaktır, peşinen yanıldıklarını söylemek isterim.

O vişnelerin tadı, kişiliklerini ortaya koyabildiklerinde, düşüncelerini paylaştıklarında, belki bir espri, komik bir espri yaptıklarında ortaya çıkacak. Sonuç çok şaşırtıcı olabilir, zira kimilerinin içinde unutmak istedikleri çekirdekleriyle kaynadıklarını ve hiç umulmayan bir anda dişimi zedeleyeceklerini, beni şaşırtabilecek ve hayal kırıklığı yaşatabileceklerini görebiliyorum. Aşk macerası peşinde değilim ama leziz bir sohbete kim hayır der ki? Bunu başabilecek mi emin değilim.

Ya, hala tencerenin dibinde kalanlara ne demeli? Fazla kaynamış, tadı kaçmış, şekerlenmiş ve ne reçel ne de vişne olabileceklere ne demeli? Onlar da denemiş, yaşları biraz geçmiş ama hala reçel olma peşinde, genç kızlık zamanlarına özlem ve hasretle, kendini ispat etmek için, özenle ama tarif edemedikleri ve kendilerine de itiraf edemedikleri yenilmiş hırslarıyla tencerenin dibindeler.

Ekmek banmak isteyenler elbet olacaktır. Her topal atın, kör bir alıxısı vardır. Aşağılamak, hor ve hakir görmek istemiyorum ama nedir bu beyhude çabanın amacı? Neden yaşına göre giyinmez, davranmaz ve yeni yetmeleri aratmayacak şen, ama aşüfteliği aşan basit kahkalar? Ne fikirlerini duymak istiyorum, ne de konuşmak. Ne düşündükleri, daha doğrusu nasıl düşündükleri belli. Ambalajı güzelse, kendisi de güzeldir. İşte bunu düşündükleri için başka içi boş bir kolinin peşinden koşacaklar.Gerçeği farkettiklerinde, tatmin olmamış arzuları, yaptığı hatayı kabullenemeyen ve bu yüzden o boş kolinin de ömrünü çürütecek, bir tesadüfle konuşamaz duruma gelene kadar çenesi kapanmayacak şikayetçi vişneler.

Ekmek, peynir yemek de güzeldir ama neden tadına doyulmaz bir vişne reçeli ile ziyafetten mahrum kalsın ki insan?

hotrod, originally uploaded by the.one.


Muhteşem rengi ile ağzımı sulandıran bir şeker gibi, kaslı görüntüsü ile yırtıcı ve seksi, motor sesiyle ürkütücü; heyecanlandıran bir arabanın direksiyonundayım. Pencereden esen ve kulak memem ile ensemi okşayarak geçen rüzgar değil, ardımda bıraktığım şehir. Karanlığa, tam bir karanlığa ulaşana kadar basabilirim gaza; sadece onunla olmak, sadece onu hissetmek için.

Ben onu anlıyorum, o beni anlıyor ve bu muhteşem uyum içerisinde, o uyuma sarınmış ve sarılmış deli dizgin ilerlerken tıpır tıpır damlayan damlaları ve gri bulutların ardında kalan güneşi görüyorum. Silecekleri çalıştırmak istediğimde, bunu yapabilmem için arabayı durdurmak gerektiğini, kendisini güvende hissetmek istediğini söylüyor.

Kadın dediğimiz canlı bir araba olsaydı; kornaya bastığımda kapı açılır, sinyal vermek istediğimde farlar yanardı.