Kategori Arşivleri: Buqqa

40,127

ve hala bitmedi.

Buqqa kategorisi altında yazmayı denediğim hikaye (roman, öykü, kitap -ne derseniz artık) sonunda bitti. Yazdıklarımın tümünü üç defa gözden geçirmek, bazı kısımlarını iki defa yazmak zorunda kaldım. Aslında bana bırakırsanız, sonsuza kadar okuyup düzeltebilirim, zira anlattıklarıma sürekli eklemeler yapmak istiyorum. Neyse…

Diyorum ki, ne zamandır yazamıyordum buralarda, umarım yakında başlayacağım tekrar yazmaya.

Rasyonel olamayan kadınlar üzerine…

Buqqa kategorisinde son yazmış olduklarımı yayından kaldırdım. Biraz üzerinde çalışmak istiyorum, bir de etrafta çok kopyacı var. Zihnimi kopyalamalarını istemiyorum.

Sen okumak istiyorsan neler olup bittiğini, biraz beklemeni öneririm. Dayanamıyorum, öğrenmezsem çatlarım diyorsan, iletişim kur benimle.

Öyle böyle…

Tekrar aradı. Deniz yine açmadı.

“Biliyorum bana kızgınsın ama bütün bunların sonu geldi artık. Ayrılalım. Kendimi affettirmek için uğraşmayacağım ama bugüne kadar iyi bir insan olmak için çabaladım. Seni sıkmadan, seni değiştirmeden, seni üzmeden seninle olmak istedim. Tek çabam buydu. Hatalarım varsa da bunları değil, paylaştıklarımızla hatırlamanı isterim beni, ben öyle yapacağım. Seni hatırladığımda hep gülümseyeceğim. Ne öfke, ne nefret. Sadece gülümseyeceğim aklıma geldiğinde” diyecekti, demek istediğini düşündü telefon açılsaydı.

Duş alıp kendine gelmek için banyoya yürürken telefonu çalmaya başladı. Neler söyleyeceğinden ve düşündüğünden habersiz arayan kadını gözünde canlandırdığında içi buruldu. Acıyordu ona ama hayatına devam etmesi de gerekiyordu. Birilerini geride bırakmak gerekse bile…

Arayanın Aylin olduğunu görünce şaşırdı.

“Çok olmaya başladı kadın.” Ağzının payını vermek için açtı, “Bana bak…”

“Hemen görüşmeliyiz.” Kadının sesinde daha önce duymadığı, hatta duyduğunda da inanamadığı bir telaş vardı.

“N’oldu yine?”

“Sana geliyorum, yoldayım, hemen hazırlan.”

“Ne olduğunu söylersen ölürsün değil mi?” Cenk hem kızmış hem de şaşırmıştı. Telaşına şaşırmış, buyurgan tavırlarına kızmıştı.

“Kapattım. Konuşuruz.”

Kapı tekmelenir gibi gümbürdediğinde kendine geldi. Ne kadar zamandır düşüncelere daldığını bilemedi ama içi sıkıntılıydı. Kapıya açılması için gerekli komutu söyledi. Yine o kadın, Aylin karşısındaydı ama bu defa daha önce gördüğü hiçbir Aylin’e benzemiyordu. Yüzünün rengi uçmuş, gözleri telaşlı, vucudu ise bir sarhoşunki kadar dengesiz.

“Çok kötü şeyler oldu” dedi kadın daha kapıdan içeri bir adım atmışken. Gecenin gölgesi vurmuştu yüzüne, aydınlık değildi. Tükenmiş, hatta bitik görünüyordu. Saçları da dağınık.

“Sakin ol” dedi. Hem kadına, hem kendisine. “Kaza filan mı yaptın? Hızlı kullanıyordun.”

“Ben… ben…” Konuşamıyordu Aylin. Koltuğa attı kendini, ellerini dizlerine dayayıp öne eğilerek oturdu. Hemen kalkıp gidecek ya da düşüncelerinden kaçabilecek kadar hızlı koşmak ister gibi duruyordu.

“Sen ne? Sakin ol ve tek seferde söyle, olan olmuş. Bir çıkış her zaman vardır” dedi Cenk. İçinde büyüyen paniğe aldırmadan sakin kalmaya çalışarak.

Kafasını kaldırıp Cenk’e baktı. Gözlerinde pişmanlık, acı, telaş vardı. İnsanın aklından geçebilecek herşey gözlerinde vardı. Amacını yitirmiş, kayıp, ümitsiz bir insanın.

“Ben sanırım… Emin değilim… Ben onu öldürdüm. İsteyerek olmadı.”

Cenk ayağa kaltı. “Ne?” İnanamadı duyduklarına. Ne ayrılmak kaldı kafasında, ne başka birşey. Zihni karanlığa gömüldü, ışıldayan tek tek kelimeydi; görebildiği. “Ne?”

“Kaza oldu. İstemeden… Düştü ve kalkmadı. Uyandıramadım.” Çantasını açtı, kurcalarken düşürdü elinden, içindekiler yere saçıldı.

Yerdekileri tekmeledi, “Sen ne yaptın kadın?” diye bağırarak üstüne yürüdü. Kollarından tutup silkeleyerek yineledi. “Ne yaptın sen?” Toparlanmalıydı. Hem de hemen. Şoka girmiş beyni, çeşit çeşit görüntüleri arka arkaya gösteriyordu ona. Gülümseyen, gülen, kavga eden, bir sürü, çeşit çeşit Deniz’i gösteriyordu ona. Öldüğüne inanmıyordu, inanamıyordu. İnanmak istemiyordu.

“İstemeden oldu, ne olur bağırma.”

“Ne yapayım ben sana şimdi, ha? Ne yapayım?” Koltuğa ittirdi kadını, insan olarak görmüyordu onu. Göremiyordu. Çuval gibi koltuğa düştü kadın. Oracıkta öldürmek istedi onu. Kendi elleriyle canını almak. “Bir insan bir başkasını nasıl öldürebilir?” diye şaşkınca düşünürken. Dar ve karanlık bir kuyuya düşmüştü aklı. Tokat atmanın faydası olacağını düşündü sonra. Kadını tokatladığında ikisi de kendine gelebilirdi.

Suratının ortasına patlattı bir tane. Saçları kıpırdamak istemezken suradı yana doğru döndü. Cenk’e baktığında dudağı kanıyordu.

Cenk kafasını ellerinin arasına almış, suskun fakat hızlı adımlarla dönüyordu evin içinde. Sonsuza kadar çıkmıştı hayatından Deniz. “Yaşamak için, yaşama tutunmak için çabalayan Deniz öldü. Öldü! Öldü!” Hüznüne bir öfke dalgası daha karıştı. Aylin’i ayaklarından tutup savurarak duvara çarpmak istedi. Hak ettiği buydu. Hayatının her adımına gölgesiyle karanlık ettikten sonra, sonsuz bir karanlığa itmişti Deniz’i.

Oturdu. Oturması gerektiğini düşündüğü için. Yapmak istemeyeceği, normalde yapmayacağı birşey yapmamak için oturdu. Kadın da oturuyordu. Neler yaptığını düşünerek. O anı tekrar tekrar yaşayarak. Oturdular.

Uzun zaman sonra, biraz daha az titreyen sesle kadın konuştu.

“Sana geldim. Kime gitsem bilemedim. Sana sığınmak istedim, sadece sen geldin aklıma. Ben… Ben çok üzgünüm. Ne yapacağız?”

“Ne istersen yaparsın. Bu senin hayatın, beni de katma içine. Polise gideceksin, ne yapacaksın? Gitmeyeceksen de ben ihbar ederim. Sen içten pazarlıklı, sinsi bir…” Yeterince iğrenç bir kelime bulmak için durdu. “Sıçansın!”

“Haklısın. Kötü bir kadınım.”

“Kötü mü? Şeytanın görünen yüzüsün sen.” Ona bakmadan konuşuyordu. Bakmaya değer görmüyordu, aslında konuşmaya da.

“İstemeden oldu Cenk. Kazaydı.”

“Kazalarla hayatımı kararttınız be! Kaza yoktur. Tesadüf değil bunlar. Hayatta tesadüf yoktur. Kaza yoktur.” Deniz’i görmek istedi, kalkıp ona gitmek. Öldüğüne görmeye dayanamayacağını düşünerek oturdu. Sonra oralarda görünmemenin daha iyi olacağını düşündü. Polislerle başına dert almayı kimse istemezdi. Sonra onu evine girerken birilerinin görebileceğini düşündü. “Buradan gitmelisin, seni burada istemiyorum” dedi kadına.

“Yalnız kalmak istemiyorum. Korkuyorum.”

“Korkacak birşey yok. Öldürüverirsin neyden korkuyorsan” dedi.

“Hayır, gitmiyorum. Ne yaparsan yap. Sana ihtiyacım var.”

Kadının gözlerinde pişmanlığı gördü ama affetmedi, affedilemezdi. Paçavra gibi sürükleyerek evden atmak istedi ama neler olduğunu da bilmek istiyordu. Tıkanmıştı. Çıkmak istediği çemberi kıramadığı gibi artık daha dar bir alandaydı, hem de Aylin’le. “Ah Deniz! Ah Deniz!”

Düşünceleri bölünmüştü. İki kadın arasında gidip geliyordu aklı. Düşünmek istemese de, ikisini birden kafasından atmak istese de, önce biri damlıyordu. Sonra diğerinin başka bir köşeden aklını doldurması uzun sürmüyordu. Memnun değildi, rahat edemiyordu, kendisiyle yalnız kalamıyordu. İkisini birden reddediyor, ikisini birden kucaklıyordu. İkisine de üzülüyordu. İki kayıp kadın. Hayatın girdaplarında savrulmuş; savruldukça birbirlerine çarpan, tutunamayan, ne birlikte ne ayrı ayrı olabilen iki küçük yalan.

Yatağına uzanmış düşünüyordu. İstese de istemese de. Az önce evine bıraktığı Deniz. Sokaklarda kaybettiği Aylin. Ne kaçabiliyor, ne kovalayabiliyordu. Sokağın odasına vuran aydınlığına baktı, yerden duvara tırmanışına, hareket eden gölgelere. Canlı gibiydi. Oradaydı, onunla ama cansız. Boyutsuz. Kadınlara benzetti. Sonra yan döndü, yüzünü çevirdi gölgelerden. Görmek istemedi.

Aynadaki aksine baktı. Kollarını uzatmış, öylece yatan kendisine. Yanına Deniz’in uzandığını hayal etti siyah geceliğiyle. Bir anı gözlerinde canlanmıştı yine. Biraz sonra öpüşecekler, sevişecekler ve o herşeyi unuttukları anda mutlu olacaklar.

“Keşke bazen anı durdurabilseydim, onun içinde istediğim kadar yaşayabilseydim” diye düşündü. Düşle gerçeğin birbirine karıştığı yerlere yürüdü aklının içinde. Sonra çalan telefonu yüzünden sıçradı. Beklemiyordu. Oralı olmadı, kimseyle konuşmak istemiyordu ama telefon da onun kadar inatçıydı. Çalmaya devam etti.

Uykulu bir sesle açtı telefonu. Uykusu açılmıştı oysa. Karşısındakinin saygısızlığını yüzüne vurmak istercesine uyku akıyordu sesinden. Karşı tarafın umrunda bile değildi saatin kaç olduğu ya da uyuyup uyumadığı gecenin.

“Beklediğim kadar iyi değilsin” dedi Aylin.

“Beklemeseydin.”

“… Ama bekliyorum, kapının önünde.”

Yataktan sıçradı, pencereden dışarı baktı. Kırmızı araba kapının önünde duruyordu.

“Ne istiyorsun?”

“Sıkılmışsındır diye düşündüm, geçerken arayayım dedim.”

“Yalancının tekisin. Evimi nasıl buldun?”

“Tamam, yakaladın beni.” Sesinde hınzır bir dülümseme gizliydi. “Sen beni kaybettin ama ben seni değil. Arkamda olmadığını gördükten sonra benim eve döneceğini düşündüm, biricik Deniz’i almaya. Ben de oradaydım tesadüfen. Siz iki delinin ne yapacağınızı merak ettim ve takip ettim.”

“Varmak istediğin neresiyse ben orada değilim. Lütfen daha fazla rahatsız etmeden gider misin? Polis çağırmak istemem.”

“Çağırmazsın zaten. Çağırmak demişken, buraya kadar gelmişken insan bir yudum su için bile olsa davet ederdi, ne kadar kaba birisin sen.”

“Ben tahmin ettiğin ya da tanıdığını düşündüğün birisi değilim. Ben bir yabancıyım, yabaniyim ve seni evimde istemiyorum, şimdi git.”

“İki kocaman çocuksunuz siz” dedi kadın. “Sana neler vaad ettiğimi bilmiyorsun, bilmeden reddediyorsun.”

Sabah uyandığında; daha gözünü açmadan onu hatırladı. Sonra diğerini. Aylin’le yaptığı konuşmanın bir hayal olmasını diledi. Telefona baktığında gece yaptıkları konuşmanın kanıtını gördü aramalar listesinde. Sevmedi.

“İkisi de değişik. Normaline rastlamam ki zaten ben. Ben çekiyorum böylelerini. Birbirlerine benzemeleri gerekirken ne kadar da farklılar. Bir düşünce bulutundaki iki insan birbirinden bu kadar uzaklaşabilir mi? Belki de varlıklarını birbirinden farklılaşarak kanıtlamak istiyorlar ya da bunu yapan sadece Deniz. Ondan farklı olduğunu göstermek istiyor olaibilir. Aylin değişmek zorunda hissetmemeli kendini. Hissetmemiş olmalı. Normal hayatına devam ediyor olsa gerek. Yapamaz ki. Onun da hayatını değiştiren bir olay bu.

Benim suçum ne? Adam olmak, adam gibi bir ilişki yaşamak istediğim için bu yükü çekmek zorunda mıyım? Nereye kadar kendimi hırpalayan bir çemberin içinde kalmalıyım? Devam edebilmek için ne kadar sabretmeli? Ayrılma kararını ne zaman verirsin? Karar mıdır bu? Hissettiğinde mi karar verdiğini zannedersin? Çamaşır makinasının içine hapsolmak gibi. Çıkışı görüyorum ama bir türlü ulaşamıyorum. Dönüp duran bu küçük dünyadan kendimi kurtarmalıyım.”

Deniz’i aradı. Merak ettiği için. Konuşmak için. Belki de ayrılmak için. Emin değildi. İçinde kıpırdanan düşüncelerin farkındaydı ama isimlendirmekte güçlük çekiyordu. Kendi başına yapamadığını, onunla yapacağı bir konuşma yapabilirdi. Konuşmanın gidişatı sonucu belirleyebilirdi. Telefon açılmadı.

Rehberi kurcalarken, çektikleri kısa filmleri izlemeye başladı. Telefonu medya kutusuna oturtup, görüntüleri duvara yansıttı.

Ellerini yıkamış, masasına dönüyordu Cenk ve Deniz geceye bakıyordu siyah elbisesinin içinde. Elinin çenesinin altına koymuş, dinginlikle bekliyordu.

“Saçlarını topuz yaptığında ne kadar da güzelsin.”

Ağır adımlarla yürüdü, hem uzaktan izlemek hem de bir an önce sarılmak istiyordu. Arkasına geçip eğildi kokusunu içine çekerek ve sarıldı. İrkilmesini dikkate almadan sıcacık sarıldı. Çıplak kolları soğuktu. Yanağı yanağına değerken gülümsediğini farkedebiliyordu. Bir öpücük kondurup yerine geçti.

Görüntüyü durdurdu.

Ağlamaklı oldu. Neden ve nasıl düşünmeden. Gülümseyen dudağının kenarı titriyordu. Bir sona yaklaştığını farketmişti. Onunla olmadığı gibi onsuz da zordu hayat, zor olacaktı. Kalktı, duvara yürüdü. Kadının saçlarını okşadı; sakin sakin, dudakları titreyerek, sevdiğini bilerek, tekrar bulamayacağını, eskiyi geri getiremeyeceğini ve herşeyin değiştiğini bilerek. Elini saçlarından kaydırdı, yüzüne, dudaklarına. Duvarı yumrukladı.

Ağlamadı.