Kategori Arşivleri: Aynı

one less tv, originally uploaded by Kevin Steele.

Arabada oturuyor.

Yola çıktığım sıradaki kadar iyi hissetmiyorum kendimi. Ona karşı hissettiğim duygularda bir değişiklik olmamasına rağmen, düşüncelerim bir hayli değişti şuraya varana kadar. Aslında düşüncelerim de, hislerimin bir kısmından kaynaklanan sonuçlar yüzünden değişti. Anlatması, ne durumda olduğumu anlatması bir hayli zor ama umarım benden başka kimse yaşamaz ve beni kimse anlamaz.

Ona doğru baktığımda, onun da bana baktığını görüp bir an heyecanlanıyorum, aynı anda birbirimizi düşündüğümüz, birbirimizi sevdiğimiz için. Onu ne kadar çok sevdiğimi ve sadece onu sevdiğim için bile çok mutlu olabileceğimizi düşünüyorum. Ama düşünmek benim için artık girdaplarla bezenmiş bir açık deniz kadar korkutucu. Elimi kaldırıp ona doğru sallarken, acele etmemi istediğini anlatmaya çalışıyor, elleriyle, kollarıyla. Ne kadar sevimli birşeysin sen!

Onu sevmeye başladığımı farkettiğim andan beri çok zaman geçti. Yıllar değil henüz, öyle olmasını da isterdim aslında, keşke yıllar sonra yine birbirimizi seviyor olsak. O kadar seviyorum ki onu, ona öyle çok değer veriyor ve yüceltiyorum ki, kendimi onun yanında değersiz hissediyorum. Sevgimden dolayı eriyorum, küçülüyorum o büyüdükçe, güzelleştikçe, güçlendikçe. Belki de bu yüzden, beni ilk zamanlardaki kadar çekici bulmadığı da oluyordur. Belki de, eskisi gibi ona sıradan bir şekilde davranamadığım ve bu sıradanlığın üzerine küçük, minik jestler ekleyemediğim için hareketlerim ya da sevgim anormal ve tuhaf görünüyor. Bu açmazı henüz çözebilmiş değilim.

Para üstünü bozdurmaya giden kızı daha fazla bekleyip beklememe konusunda bile kararsızım. O yanımdayken, yakınlarımdayken en normal olaylar bile büyüyor gözümde. Doğru olanı yapmak için düşünürken, onun beğeneceği şekilde davranmaya çalışırken, kendim olmaktan uzaklaşıyor olabilir miyim? İlk anda ne yapmam gerektiğini eskisi gibi bilebilsem, belki de her seferinde hata yapmaktan, aciz görünmekten kurtulabileceğim ama yapamıyorum. Her seferinde geç kalıyorum, kararsız kalıyorum, aciz kalıyorum. Şimdi şu gelecek para üstü, çok büyük bir rakam değil. Bırakıp onun yanına gitsem bir an önce, neden para üstünü almadığımı, savurgan olduğumu ya da beklesem, çok pinti olduğumu düşünebilir.

Aslında tüm bunlardan, bu benzinlikte kurtulabilirim. Ona soracağım bir soruya bakar herşey. Beni aldattığını biliyorum, hissediyorum, arada sırada daldığı o tuhaf sessizliklerinden, bakışlarından ve telefonla konuşmak için her seferinden yanımdan uzaklaşmasından biliyorum bunu. Ve bilmek, en büyük günahmış gibi benliğimi sarsıyor, beynimi donduruyor, kalbimi sıkıştırıyor, ellerimi terletiyor.

Hissediyorum ama soramıyorum. Sormamam da lazım, diyorum bazen. Çünkü beni aldattığını düşünüyor olmam, onu küçülteceğinden bunu düşünebildiğim için benden ayrılmak isteyebilir. Kızdığı için aldattığını detaylarıyla anlatabilir, kafasından uydurabilir ve canımı acıtarak sessizce bekleyebilir sonra, benim ondan ayrılmak istediğimi duymak için bekleyebilir. Sevgim, gururumdan büyük mü? Evet! Onu çok seviyorum ve beni aldattığını öğrendikten sonra bir de ondan ayrılmak çifte kavrulmuş lokum gibi ağzımda yapışkan bir tat bırakabilir, dişlerimin, benliğimin içine sıkışıp kalabilir, onu ne kadar oradan çıkarmak istesem de.

Beni aldatmadığını öğrenmeyi o kadar çok istiyorum ki, bunu bana söylemesini. Sormadan söylemesi için ise bir sebep yok. Aslında beni aldatması için bir sebep de yok. Bunların tümü aklımın bana oyunları. Onu kaybetmekten korktuğum için, onu bu kadar çok sevebildiğim için ve aşkıma karşılık veren bu güzel kızın gerçek olamayacağına inandığım için, gerçeklerin gerçek olamayacaklarını fısıldıyor bana aklım. Tıpkı tıslayan bir yılanın dili gibi, aklımın içinde titreşen kara bir yalan var. Kendimi inandırdığım, kendi başıma uydurduğum koca bir yalan. Koca bir yılan. Beni aldatmaz o!

Kasiyer kızın gerçekliğinden bile şüphe etmeye başlayacağım biraz daha düşünmeye devam edersem. Az önce buradaydı işte ve onu bekliyorum. Evet, biraz sonra gelecek. Aslında boş olan bir odaya girmedim ben. Belki de vereceği satış fişini onun beni aldatmadığının gerçek bir işareti gibi saklamalı ve bu lanet düşünce aklıma geldikçe çıkarıp bakmalı ve rahatlamalıyım.

Ama ya aldatıyorsa? Bu gülünç duruma, farkında olmadan katlanarak, bilmeden yaşayarak ama üzerime yıkılacak o duvara her gün bir tuğla daha koyarak en sonunda katlanacağım acının büyümesine ben de katkıda bulunmuş olmuyor muyum? Günün birinde öğrendiğimde, o benzinlikte arabaya bindikten sonra keşke sorsaydım, aptalım ben, diyecek miyim kendime? Bir aptal olduğumu, tüm işaretleri görmeme rağmen bunu kabul etmek istemediğimi nasıl itiraf edeceğim kendime?

Aldattığını bildiğimi söylemeliyim ve  mağrur bir komutan edasıyla yenik ama gururumla terketmeliyim bu savaş alanını. Sonra, evimde gözlerim kan çanağı olana kadar, sabahlara kadar, izlediğim saçma sapan televizyon programlarında gördüğüm her karede onu hatırlayarak, üzülerek, hayatımın artık asla eskisi gibi mutlu olmayacağını düşünerek ve bilerek yaşasam da bunu yapmalıyım. Büyük ikramiyeyi kazanan birinin coşkusunu ya da başbakanımızın dünyanın devlerine posta koyduğunu gördüğümde de, gurur ve mutlulukla ağlayabilirim. Hiç sorun değil. Kendi başıma ne istersen yapabilirim ama ona yenilmediğimi söylemeliyim. Yenildiğimi biliyorum ama yenilmediğimi, daha doğrusu aslında ondan zeki olduğumu ve beni asla hak etmediğini ima ederek ona dersini, ağzının payını vermeliyim.

Hayır, hayır! O benim şirin, şeker sevgilim. Beni aldatmaz! Aldattıysa bile benim bir hatam yüzünden anlık bir öfke ile yapmıştır, şimdi o da çok pişmandır da söyleyemiyordur. Söyleyip, benden vazgeçmek, beni kaybetmek istemiyordur. İşte bu yüzden, bu kadar şefkatli, sevecen ve düşünceli olduğu için öyle seviyorum ki onu, yaşlandığımda, saçlarım dökülmüş, derim büzüşmüş ve bacaklarım titreyerek yürürken bile yanımda olmasını istiyorum, elinden tutmak, o ipeksi elinden tutmak ve bir gün, ölürken bana hüzünle bakmasını istiyorum. Son nefesime kadar yanımda olmasını…

Kendi kendimle ne kadar mücadele etsem de, kaybeden bana karşı ben olsam da, onu kaybetmek istemiyorum. İşte sadece bu yüzden olsa bile susmalıyım. Onun tüm bunlardan habersizce beni sevmeye devam edebilmesi için bu konuyu unutmalı ve susmalyım.

Çaresizce sevdiğim için susacağım.

Arabada oturuyor.

Tıpkı televizyona boş gözlerle bakarken, balkonda günün ve hayatın, gece ile gündüzün akıp gittiği ufka değil mahalleden gelen geçene bakarken yaptığı gibi, sahilde sıkılıp ne yapacağını bilemeyip saçma sapan konuşurken yaptığı gibi yine oturuyor.

Etrafında olup bitene ancak yüzeysel bir ilgi, şımarık bir çocuğun yeni oyuncağından sıkılıncaya kadar gösterdiği ilgiyi gösteriyor ve sonra bir başka oyuncak, vakit geçirecek, vaktini harcayacak, hayatını böyle böyle harcadığını bilmeden ölüme adım adım yaklaşarak yaşlanacak. Yaşlanması için çok yıllar geçmesine de gerek yok, eli ayağının tutmaması değil ki yaşlanmak. Aynı günün tekrarını yaşamaya başladıysan, yaşlandın işte.

Ama şimdi hiç yaşlı değil o. Güzel bir yüzü, avucuma sığacak kadar büyük ve yuvarlak memeleri var. Tıpkı bir çocuğun kızağıyla neşe içinde kaydığını gördüğümdeki gibi beni gülümsetecek kalçaları var. Dokunmak, usul usul okşamak istediğim. İzin vermiyor.

Ne öpmeme, ne başka bir şeye izin veriyor. Sanki beni istermiş gibi davranıyor ama ben ne zaman bir hamle yapmaya kalksam, beni terslemeden reddediyor. Böylece, hem ucuz olmadığını söylemiş oluyor bana, hem de her an ulaşabileceğim bir mesafede ama sürekli kaçar durumda olduğu için, onu kovalamam, yakalamak için neler yapabileceğimi düşünmem ve işte geçen o zaman içinde aşık olmamı bekliyor sanırım. Sen bekle daha. Seni zaten seviyorum. Senden nefret ediyorum.

Evet, senden nefret ediyorum. Orada oturuyor olmandan, beni sürekli reddetmenden, şu an iyi geçiniyor ve uyumlu görünüyor olsak da, gün geçtikçe fikirlerinin geçmişte kaldığını, zamana ayak uyduramadığını görmek canımı sıkıyor. Şimdi evlensek bundan on yıl kadar sonra ben saçlarıma kırlar düşmüş ve olgunluğumun tatlarını senin için süzerken sen ne genç olacaksın, ne de bana memelerin, etin dışında vereceğin, verebileceğin keyifler olacak. Çocuk yaparsın belki ve görevini tamamlamış bir deniz anası olarak oturursun yine, evimde. Evimizde.

Seni sevmekten nefret ediyorum. Bana saçma sapan şeyler yaptırıyor bu sevgi. Ne işimiz var bu dağın başında? Seninle biraz yalnız kalıp, konuşabilmek için arkadaşlarından ayırmak ne zormuş. Kız kıza oturup ne konuşuyorsunuz onca vakit? Biliyorum. Tüm kızlar gibi, siz de erkeklerinizi çekiştiriyorsunuz. Belki aranızda birilerinin erkeğinin  görevini tam yapamadığını duyup ya da tuhaf denebilecek istekleri, hiç olmadı o sırada ne kadar komik göründüğünü anlatıp gülüşüyorsunuz. Sen ne anlatıyorsun acaba? Anlatıyor musun? Anlatabilecek neyin var ki?

Anlatabileceğin birşeyler varsa, neden susuyorsun ki? Erkekleri böyle elde edebileceğini mi söylediler sana? Bir tepedeki şatoda, kendi başına, uzaklara dalmış bir prenses gibi gözlerini süzersen daha kıymetli olacağını, hayatın sırrını çözmüş ve bu yüzden her laf girmeyecek kadar mağrur göründüğünü düşünüyor olabilir misin? Böylece seni daha çok sevenler, çabalayanlar mı olacak etrafında? Ulaşılmaz olmanı belki sevenler vardır. Işığa uçan pervaneler gibi etrafında dönüyorlardır. Belki ben de onlardan biriyim. Sana ulaşamadığım için. Seni öpmeme izin vermemenden ya da bacaklarına dokunduğumda bilinçli bir şekilde irkilmiş gibi yapmandan da bahsetmiyorum.

Aramızdaki sessizliklere, sessizliklerden sıkılıyorum. Konuşabileceğimiz konu bulamamaktan sıkılıyorum. Az önce arabada yaşadığımız o tuhaf, anlamsız ve içinde daraldığım, güneşin solduğu, böceklerin sustuğu, kuşların gökten kaybolduğu ve yoldaki şeritlerin bir bir, birbiri ardına, ardına, ardına gözümün önünde akarken, o sessizliğin içinde nefessiz kalana kadar boğulduktan sonra birlikte olmamızın ne anlamı var?

Arabaya binsem, bak ben seni seviyorum ama bu böyle gitmez desem, gülümseyip geçersin belki. Birilerinin seni sevmesine ve bunu duymaya alıştığın için. Tekrar tekrar söylesem sana iyice anlaman için işe yarar mı acaba? Neden böyle gitmez dediğimi de düşünür müsün?  Bunu ben söylemeden düşünebilecek durumda değilsen, ben söylediğimde neden düşünesin ki? Düşünüp de aslında çıkar yol mu bulamıyorsun? Kendin için en son ne zaman birşey yaptın, ilk defa denediğin belki, yepyeni birşey?

Lanet olsun sana! Seni seviyorum, anlamazsın, değer vermezsin. İkimiz için, geleceğimiz için seninle konuşsam güler geçersin. Benim olmanı istesem, dokunmak, öpmek için gözünün önünde yansam, kavrulsam bir yudum su vermezsin bana. Uzaklaşsam, seni anladığımı, bensiz sıkıldığını, diğerlerinin yapmacık olduğunu söylersin.

Bütün bunları anlatsam, herşeyi, geçmişi ve geleceği… O sessizliğimizi bozacak, bizi birbirimize yakınlaştıracak, bizi biz yapacak onlarca, binlerce, milyarlarca detay varken konuşabileceğimiz, kısa cevapların, başkalarından, televizyondan, oradan buradan öğrendiğin ve benim sevmediğim yeni yetmelerin diline yapışmış hazır cevapların… Nasıl, nasıl, nasıl ulaşmalı sana?

Belki de… Belki de şu an erken. Boşuna uğraşıyorum. Susmalıyım. Ne seni sevdiğimi söyleyeceğim, ne de başka birşey. Düşünmek, doğruyu bulmak, seni kaybetmemek için susacağım. Belki o sessizlikte boğulmadan; derinlerden, ikimiz için yeni bir hayat çıkarabilirim. Yarın için şimdiyi harcayacağım. Tüm tarihi ve seni ve beni ve sonrasında tüm olasıklıkları değiştirmek için susacağım.

Çaresizce sevdiğim için susacağım.

Arabada oturuyor.

Az önce ben de oturuyordum. Az önce her ne kadar arabayı kullanıyor ve aynı zamanda onunla konuşuyor olsam da şimdi sessizim, uzaktan izliyorum. İzliyorum da ne oluyor? İşte yine bir sigara yaktı, belki aynada kendisine ve dudaklarına, yakışıp yakışmadığına bakıyor ama bunlar beni neden ilgilendirsin ki?

İlgilendirmemeli! Kendime gelmeli, onu sevdiğimi söylememeli ve kontrollü olarak yavaş yavaş çekilmeliyim bu yenildiğim mücadeleden. Evet yenildim. Belki de bu benzin istasyonu benim için kurulmuş, kurtuluşa açılan bir kapı ya da en azından daha fazla kaybetmeden geri durabileceğim bir poker masası, bir ara nokta. Kendimi dinleyebileceğim, aklımı başıma toplayıp kendime gelebileceğim ve o bana bu kadar yakınken heyecanlanmadan hayatıma devam edebileceğimi anlayabileceğim bir vaha.

Tüm bunlara şu an karar vermek benim için çok zor. Çünkü her yönden beynime üşüşen düşüncelerimi belli bir yöne kanalize etmekte ve tutarlı sonuçlar çıkarmakta güçlük çekiyorum.

İçinde bulunduğum an, sadece o anı özel ve önemli kılarken, düşe kalka yaşadığım, yaşamaya çalıştığım hayat, gördüğüm son deniz kadar uzakta. Bir yanı dağ, bir yanı toz toprak ve kertenkele, böcek, yılan ile başka uğursuz hayvanlar ve ufka kadar uzanan kırçıl, çorak, ümitsiz bir boşluğun ortasında kıvrılarak ilerleyen lacivert yola kıyısından tutunmuş bu benzinlik, insanın bildiği her dünyayı geçersiz, bulanık ve uzak kılıyor. Şu an elimde, yanımda ve aklımda ne varsa, dünya benim için o kadar.

Bu küçük, çevrelenmiş ya da çevrelenmeyi bırakın çıkışın ulaşılamayacak kadar uzak ve bakımsız olduğu bu dünyada, insan sadece içinde bulunduğu an kadar gerçek. Sadece o kadar var. Sanki geçmişim, başarılarım, tutku ve heyecanlarım ya da bir ailem, arkadaşlarım yokmuşçasına, hiç var olmamışçasına, sadece az önce arabada yaşadıklarımızın içinde buluyorum kendimi. Buldum kendimi. Çıkamıyorum.

Uzaktan onu izliyorum, düşünüyorum. Vakit geçiyor ya da belki bana öyle geliyor. Zaman durmuş da olabilir ve belki kasiyer bu yüzden verdiğim parayı bozamıyor, bozuk para aramaya çıktıktan sonra dönemiyor ve ben o yokken buracıkta sıkılmış, yıkılmış ve yağmurda ıslanmış o huzurlu bahçedeki bir sandalyenin kenarından fırlamış paslı bir çivi gibi tüm bu resmin içerisindeki uyumsuz parçayım. Belki de intihar eden onca insan da böyler hisler yaşadıktan ve o paslı çiviyi birilerine daha fazla acı, rahatsızlık vermeden bu dünyadan söküp atmaya karar verdiler ve kendi hayatlarına bir anlık ama içinden çıkamadıkları, sonsuza kadar sürebileceğine inandıkları bir anlık buhran sonucunda son verdiler. Tercihler!

Tercihlerimin getirdiği noktadayım. Bunda kontrol edemediğim, hayat denen o muazzam ve gösterişli olasılıklar bileşiminin de etkisi var elbet ama yine de bu benzinlikte, bu yolda, onunla, bozuk parasız, üzerimdeki en sevdiğim ama artık nefretle bugünü hatırlamama sebep olacak tişörtümle; ayakta, arabaya ve ona boş gözlerle bakarken, arabadan inmemden az önceki sözlerim ve davranışlarım aklımda takılmış bir plak gibi dönerken, sıkılırken ve işte başka aklınıza ne gelirse tümü verdiğim ufak kararların ortaya çıkardığı bir sonuç. Tıpkı iğnenin ucunu boyaya batırıp, beyaz bir sayfa üzerine dokundurarak çizilmeye çalışılmış, beceriksiz ve acemi bir resim gibi. Çok planlı, kararlı, istikrarlı ve tecrübeli olmak gerekliydi belki de doğmadan önce. Çünkü bu hayatı bir defa yaşıyorum ve yaşadığım anın bir tekrarı olmadığı için her an acemiyim, şaşkınım. En azından şu an öyle hissediyorum.

Keşke arabadan hava almak için inse ve bir iki adım uzaklaşsa bacaklarını açmak, rahatlatmak için ve hatta tuvalete de uğramayı akıl etse ve ben onu burada bırakıp, benzin hortumunu deponun deliğinden çıkarmalarına bile fırsat bırakmadan gazlayıp gitsem. Az önce bahsettiğim resmin içerisinde yol aramaya çalışmaktansa, çerçeveyi kırıp, bambaşka bir dünyaya geçebilsem… Ne güzel olurdu! Ümit.

Demek ki içimde hala kendimi bu durumdan çekip çıkarabileceğime ilişkin bir ümit, bir kıpırtı ve bir güç var. Demek ki, arabaya artık dönebilirim. Bozukluk aramaya gidip dönemeyen kızın da canı cehenneme, getireceği para üstünün de. Defolup gitmek istiyorum bir an önce. İçimde yakaladığım o ufacık kıvılcımla defolmalıyım.

Onu ve arabayı ve benzinciyi izlediğim tozlu pencerecen uzaklaşıp, dağınık ve biraz pis ama dağınıklığa karşın ufak ofisten çıkarken kapının gıcırdamasına değil, şimdinin aksine az önce neden bu kadar çaresiz hissettiğime şaştım.

Dışarı çıktığımda burnuma gelen ve derin derin içime çektiğim o muhteşem benzin kokusu bile yaşamak denen o tılsımlı bilmecenin küçük bir ışıltısı, oyunu ve göz kırpması gibi geliyor bana. Dilimi tutmam gerektiğini bilerek adımlarımı ağır ağır arabaya doğru atarken, bıyıklı, tulumu pislik içinde ve gözleri yüzyıllardır bana bakmaktan yorulmuşçasına durgun, bulutsuz benzincinin bana doğru yaklaşmasını ve yapmacık misapirverliklerinden iğrendiğim ve bunu engellemek için elimi kaldırıp hem selam eder gibi hem de orada kalması için ancak çok defalar çalışmış ve bu işte tecrübe kazanmış bir polisin yapabileceği şekilde elimi kaldırdım: dur! Onu bulunduğu noktaya, kupkuru ve temiz doğranmış bir sandalyenin kimsenin göremeyeceği, mesela bir ayağının altına çakar gibi olduğu yere sabitledim. Yaklaşması mı yoksa bana yol vermesi mi gerektiğini bilmez bir halde kararsızlıkla ve az önce ölü balığınkine benzeyen gözlerine oturmuş kuşkucu bir baykuşun bakışlarıyla bana bakarken kafamı arabaya çevirip tekrar onu gördüm, hatırladım.

Direksiyonun arkasında oturmuş, kıvrılan yola uyum içerisinde kollarımı bir sağa, bir sola sallayarak ilerlerken onu sevdiğimi farkettiğimi hatırladım. Onu sevdiğimi ve bu yolun, bu yolculuğun, bu serüvenin hiç bitmemesini istediğimi farkettiğim anı hatırladım. O yolda, o arabada, onunla ve o anın içerisinde sonsuza kadar direksiyon sallayabilir, arabanın içine yayılmış o tarçınlı kokusunu belli etmeden içime çekerken arabayı da sağa çekip, küçük ve sevimli olmasına rağmen boyuna bakmadan büyük ve ağır küpeleri zerafetle taşıyan kulak memesinin hemen altından, sıcak ve beni dünyayı unutturacak kadar kendine çeken boynundan öpmek istediğimi hatırladım.

Seni seviyorum, dedim aslında bunu ilk günden beri bildiğini, hissettiğini bilmeme rağmen. O kadar çok seviyordum ki, o kadar doluydum ki onunla, bu aşkın bedenime sığmaz bir halde bakışlarımdan fışkırmasına rağmen, ağzımdan da taşıverdi kelimelere bürünüp. Bir nefeste, bir an, o içinde mutlu bir ailenin tınılarını taşıyan o büyülü an boyunca, onu sevdiğimi söylerken içimden ılık ılık bir şeylerin akıp gittiğini, hayatın coştuğunu ve beni ona çeken, onsuz ve bunca yıldır aslında ne kadar yalnız olduğunu içim cızlayarak farkettim. İşte tüm bunların karmaşası, uyumu ve taşkınlığı ile onu sevdiğimi, yeni doğmuş bir kuzunun annesini ilk gördüğü andaki heyecanı, acemiliği ve çaresizliği ile söyledim.

Hiçbirşey söylemedi bana. Ne gözlerini kırptı, ne de dudaklarından belli belirsiz bir titreme geçti. Saçını kulağının arkasına sıkıştırmadı, sigara yakmadı, aynada dudaklarına ya da yoldaki trafik işaretlerine, havadaki bulutlara bakmadı.

Tüm hayatım, umutlarım, coşkum ve aşkım onu sevdiğimi söylediğim, bir kilometre sonra benzinciye ulaşacağımızı gösteren tabelanın orada takıldı kaldı. Binlerce hayat bir anda çığlık attı, binlerce ışık bir anda söndü.

Konuşmayacağım ve konuşmamalıyım. Tekrar konuşmaya başlarsam onu sevdiğimi söylediğim son cümlemden devam etmem, onu ikna etmek, inandırmak ve bana yaklaştırmak, yakınlaştırmak ve beni anlamasını sağlamak için tekrar söyleyeceğimi biliyorum onu sevdiğimi. Ne kadar çok söylersem, sözlerim o kadar değersizleşip silikleşecek onun gözünde.

Ben giderek basitleşirken, o içinde bulunduğu sessizlikle yerden hafifçe yükselen bir kuş tüyü gibi uzaklaşacak benden.

Çaresizce sevdiğim için susacağım.

Arabada oturuyor.

Camı biraz indirmiş ve yüzüne vuran sıcak hava, dudaklarının ucundaki sigaranın mavi dumanını savurup atıyor saçlarını hafif hafif okşarken.

Eski yabancı filmlerdeki gençliğine karşın olgun ama yine de spor kıyafetlere bürünmüş, saçına bir eşarp takarsa ya da eşarbı boynuna dolayıp o güzel gözlerini saklayacak bir gözlükle bakarsa etrafa başka başka kadınlar olabilen aktrislere mi benziyor yoksa seksenli yılların kendisine yakıştırmasını bilip vatkadan ve kahkülden uzak duran genç, kıpır kıpır ama yine de vakur annelerine mi benziyor karar veremiyorum.

Onu seviyorum. Ev hanımı denen yaratığın bir ön safhası olan onu seviyorum. Heyecanları, bunalımları, açmazları, dudakları ve ensesinden omuzlarına dökülen, kulağının arkasına sıkıştırdığı bukleli saçları ile seviyorum onu. Ön camın üstündeki güneşliği indirip, üzerindeki aynadan kendi bakışlarını süzen, inceleyen gözlerini, o gözlerin bazen bana bomboş, anlamaz, cin gibi ya da davetkar bakışını da seviyorum. Belki de, ben yanında yokken çalışıyor bunların hepsini, bilmiyorum.

Paranın üstünü aldıktan sonra, kasiyere gülümseyip çıkıyorum. Adım adım ona yaklaştıkça, yüzü belirginleşiyor. Uzaktan onu izlemek kadar, yanına yaklaşıp kokusunu duymayı, konuşurken içimi gıdıklayan sesini ve kelimelere yüklediği değişik anlamları, ucunu kıvırarak bitirdiği kelimelerini ve gözlerine bakarken utandığım için dudaklarına doyasıya bakmayı da seviyorum.

Benzinciye elimi kaldırıp, bir selam verdikten sonra arabama bindim. Kapıyı kapattığımda bana bakıyordu, ben de şu sıcak hava yüzünden yaklaşık iki aydır çalıştırmadığım ve bu yüzden havada uçuşan tozlarla birlikte ön cama yapışmış sileceklere.

Sürekli yağan yağmurdan sıkılmış birinin, ileride, ufukta gördüğü, koyu ve karanlık bulutları inceltip, ucundan yırtıp kendisini azıcık gösterebilen güneşe bakan birinin engelleyemediği ama bir yandan da yağmurun hala yakınlarda yağdığını bildiği için yüzüne tamamen yayamadığı bir gülümseme ile bakıyorum sileceklere. Ellerim saat onu on geçiyor direksiyonun üzerinde. Boynumu da biraz omuzlarıma çekmiş, sanki birazdan bir işaret verilecek de yarışma başlayacak ya da polislerin sirenini duyduğu anda gaza basacak bir hırsız gibi gergin bir bekleyiş içerisinde vücudum. Dışarıdan bakan birisi, mesela o böyle düşünebilir, gergin olduğumu. Hiç değilim, sadece bakışları üzerimden akarken gıdıklanıyorum, bu hoşuma gidiyor ve onu seviyorum ve bu da hoşuma gidiyor ve tüm bunları bozmak istemiyorum.

Arabadan indiğimden ve tekrar bindiğimden beri, benzinciye beş kilometre kaldığından beri -ki bu da benzin alışımı da katarsak yaklaşık oniki dakika eder, konuşmadım. Onu ve onun etrafındaki kuşu, böceği; yağmuru, güneşi; kazaları, aksilikleri ve tesadüfleri; bozuğu kalmamış kasiyeri ve onu tavlamak için saçlarını saat başı ıslatıp düzelten ama benzin deposunun kapağını açamayan beceriksiz benzinciyi; esen rüzgarı ve toparlanıp bükülen, uzayıp kısalan ama hep telaşla koşturup giden bulutlar ile onu saran herşeyi sevdiğimi farkettiğimden beri.

Konuşmak istemiyorum. Susmak istiyorum ve yoldan türlü seslerle, bir treni andıran gürültüsüyle ve kornaya da basarak geçen arabaların, benzinciyi geçtikten sonra şeftali satan seyyar manavı gördüklerinde durup durmamak arasında kararsızlık geçiren sürücülerin ve otobüsün camına kafasını titrete titrete vuran ama yine de uyumaya devam edebilen yolcuların ahengini bozmadan izlemek, bu kusursuz dünyada, bu anın içinde, onu sonsuza kadar severek yaşamak istiyorum.

Ama o, bilmek istiyor, konuşmamı, söylememi, sessiz kalmamamı. Belki onu kızdırmak, şımarıkça bir çocuğun annesini ikna için çabaladığı şekilde yalvartmak için ve belki de bir balığın avurtlarına takılmış oltayı andıran gülümseyişimin yüzümü ve mimiklerimi paramparça edip, çaresizliğine bakıp dişlerim görünene kadar beni gülümsetebilmesi için beni konuşmayacağım.

Çaresizce sevdiğim için susacağım.