Çok başka bir yerde karşılaştım onunla.
Aramızda ne çatılarda, ne bazen işlek bir yolun ortasında, akşama kadar kravatlı beylerin ve etekli-ceketli kadınların ciddi ciddi çalıştığı yüksek binaların giriş kapısı önündeki mart kedilerinin kimseye aldırmadan yaşadıkları seks yaşandı, bitti, ne de kendileri de sebebini bilmeden ama birlikte, geceler boyu avaz avaz bağıran martılar gibi tartıştık.
İlk olarak ona yem olarak attığım, kinayeli, çift anlamlı, çok anlamlı sözcüklere ve tuzaklara şehrin kalabalığında tura çıkmış bir motosiklet sürücüsünün diğer araçların arasından kıvrılarak ve nanik yaparak geçişi gibi, sıyrılıp verdiği cevaplarla dikkatimi çekti. Şaşırdığımı da eklemeliyim, çünkü basit anlamıyla cevap vermenin ötesinde, üzerine kendinden de koyarak, espri de katıyordu işin içine. Bir ara, kısa bir an için, daha önce tanıştığımızı, birinin bana şaka yaptığını ya da beni ona anlatan bir aracı, bir süflör var da, beni öyle buldu ve planladığı oyununa hiç çaktırmadan ve saf edalarla devam ediyor sandım.
Evet, saftı. Konuşurken gözlerini kaçırdığını, gülümsediğini, aslında dünyanın ve insanların ne kadar iyi olduklarını söylediğini düşünüyorum da, gözümde daha bir güzelleşiyor sanki. Yaşını ve adını sormak istemedim, o büyülü anları, büyülü olduğunu düşündüğüm ve kafamda ona biçtiğim rolü zedelememesi için, çok soru sormadım. Sonra sonra, konuştukça tuzaklı ya da onu dener şekilde değil ama yine de çeşitli atıflarda bulunarak, düşüncelerinde nerelere kadar uzanabildiğini görmek istedim ve o tahmin ettiğimden çok uzaklara kadar korkusuzca ve az önce söylediğim gibi belki de saflığın verdiği cesaretle ilerledi. İyi de yaptı!
Şimdi şimdi farkettiğim ve aslında bir şaka olması şüphesini de üzerimden attıktan sonra, tesadüfün yollarında yürürken, bir yan yoldan yanıma ilişiveren bu sevecen, sevimli yaratığı sokakta bulduğum bir kedi yavrusuna hissedeceğim gibi ilk olarak sempatiyle ve sonra giderek severek kabul ettiğimi sanki bugün yaşamışçasına hissedebiliyorum. Bir sarmaşığın koca binayı ağır ağır ama kararlı bir şekilde sarmalaması gibi önce fikirlerimin etrafında dolaşmaya başladı, sonra aklımın en karanlık noktalarına ulaşana kadar doldurdu kafamı… Ta ki ben ondan başka birşey düşünemeyene kadar.
Sessizce yaptı tüm bunları. Sakince. Bir santranç ustasının benden çok sonraki hamleleri de bilip, görüp ona göre hareket etmesi gibi piyonlarını ileri sürerken, ben vezirimi ya da şahımı çoktan feda etmeye, en azından riske atmaya ve belki de bu onurlu mücadelede kaybetmeye hazırdım bile. Kaybettiklerimin bizim için bir çeşit kazanç olacağını, böylece birbirimizi daha derinden tanıyacağımızı kurguluyor da olabilirim o sıralar. Belki de, o çok planlı hareket ederken ben -hercai-, onun bu küçük küçük piyonlarına bakarak saf olduğunu, oyunu minicik minicik açtığı için benden yaşça küçük olduğunu ama yine de sabırsızlık göstermediği için yaşını almış bir dişi olduğunu düşünmüştüm. Çok düşündüm onu.
Aşk dedikleri; karşımda oturan, kıvranan, yemek yiyen, okuyan, şen ya da şuh kahkalar atan bir kadına bakarak, görerek, onu yaşayarak değil; düşünerek beni sarmış olabilir mi? Aşk denen ve şu saksıda elim titreyerek sulayacağım çiçek, güzel kokularıyla başımı döndüren, çoğunun onu yetiştirmeyi bırak, bulamadığı bile, rastlayamadığı bile bu nadide çiçek aslında düşüne düşüne kök salmaz mı benim o aklı bir karış havadaki saksımda? Sanırım öyle.
Onu kendime çok yakın gördüm. O ise, avare bir köy delikanlısının tarlada çalıştığı sırada yazlık sinemada ve kırık dökük bir sandalye üzerinde güzel ama talihsiz genç kızlı, fakir ama gururlu gençli ve elbette kötü kadınlı filmi izleyemeyi düşünmesi gibi gözü bende, aklı bambaşka yerlerdeydi. Sanki benimleydi de; buna rağmen aramızda bir sis perdesi varmış da; ben o yüzden buğulu görebiliyormuşum, zorlukla duyabiliyormuşum onu. Rüyalarda insanın koşamaması ya da koşsada, bir türlü istediği yere varamaması, geç kalması gibi. Ben öyle olduğunu varsaydım, olsa gerek dedim ve şu an hiçbirşeyden kesinlikle emin değilim. Tavırlarına baktığımda, fikirlerim salonun pencereye bakan duvarının tam ortasında günde bilmem kaç defa dıngırdayan saatin sarkacı gibi bir sağa yatıyor, bir sola. Onunla ilgili aklıma ne zaman bir an, bir fikir ya da bir görüntü gelse, zihnim ikiye bölünüp bir kararsızlığın, bilmezliğin pencesine atıyor beni. Çok sinsi buluyorum onu. Çok çocuk. Çok zeki desem ansızın başka bir görüntü bulutların arasından sıyrılıp bana onun aslında ne kadar da aptal olduğunu gösteriyor.
Aramızda hiç tartışma olmadı mı? Hiç beni gerdiği, gereğinden fazla çamaşır asılmış bir ip gibi inim inim inlettiği olmadı mı? Oldu elbet. Olacak. Olmalı. Bu gerilimler, iki kişi arasında yaşanması gereken ve kontrolün elden kaçmadığı sürece, faydalı olduğuna inandığım sözcüklerin çarpışmasıdır. Bu sözcükler ne kadar sert çarpışırsa çarpışsın, dinlemeyi bilen bir kulağın tınılar arasında bir huzur bulacağını, bulabileceğini düşünüyorum.
Bütün bunlar, anlattıklarım, ona biçtiğim kıyafetler, yakıştırdıklarım. Kendimi ona, onu kendime yakıştırdım. Bunu yapabildim. Hep geçmişten bahseder gibi konuşuyorum, farkındayım. Şu an, az önce de bahsettiğim gibi kafam çok karışık. Hem onu adını tekrar anmayacak şekilde hafızamdan silmek, hem de bir an önce buluşup tüm dünyayı dışlayacak kadar sarılmak, kollarımla hazırladığım sevgi yumağının içine alıvermek istiyorum. Yapamıyorum. Ne unutabiliyorum, ne de vazgeçebiliyor. Kendime söz geçiremiyorum. Zamana bırakmak istiyorum, ama sonucun ne olacağını kestiremiyorum. Çünkü kendimi bilmez bir haldeyim. Ne aklımın neleri hatırlamaya değer bulduğunu, ne onları nasıl seçtiğini ne de neleri unutmak istediğini belirleyebiliyorum. Kendi içime hapsolmuş durumdayım ama bu açmazın sebeplerini belki biraz daha açmalıyım.
Onunla rastlaşmamızdan sonra, uzun uzun konuştuktan sonra, ben belli bazı adımlar attığımızı düşünürken, o tüm duygulardan sıyrılmış ama bir yandan da nasıl yapıyorsa aynı zamanda neşeli, saygılı, yakın ama mesafeli olabiliyordu. Kapının önüne dikilmiş ama içeride karşılaşacaklarını bir türlü hesaplayamadığı için o kapıyı vurmaya, içeri girmeye cesaret edemeyen bir zavallı gibi aslında tarif edilen adrese vardığımı ama karşılaştığım kapının hiç de hayal etmediği kadar büyük, ağır ve şatafatlı olduğunu gördüğü için oracıkta sonsuza kadar düşünerek kendini tüketecek birine benzetiyorum kendimi. Ben bu mücadelenin ortasında, aslında kendimi yenip ona ulaşmaya çalışırken o bana çeşitli güzelliklerden ya da neyi ne yaparsan ne olacağından ve nasıl olacağından bahsediyordu. İşte o sıralar ondan çok nefret ettim. Ama yine de, hem birlikte çok mutlu olacağımızı düşündüğümden hem de onca zamandır harcağım zaman, emek ve düşünce selini bir çırpıda silemediğim için yine de onu sevmeye devam ediyordum. Belki de sevmeye çalışmaya çalışıyordum.
Onun bir fotoğrafını bile görmüş değilim. Adını ve yaşını sormamıştım çünkü böylece fikirlerimizi daha ön yargısız ve içtenlikle sunabileceğimizi düşünmüş, böylece hem iki sırdaş hem de arkadaş olabileceğimizi ve bunların üzerine konmuş bir kiraz gibi kıpkırmızı bir aşk yaşayacağımızı görebiliyordum. Tabi insan kendine itiraflarda bulunurken kendini gerçekten komik bir durumda bulabiliyor. Çocuksu bulabiliyor. Belki de bu heyecan ve tutku, çocukken hiçbir hesap ve sınır tanımayan hayal gücümüzle beslendiği için çocukça bir aşka düştüğümü de söyleyebilirsiniz.
Onu görmediğimi söylüyordum. Ah, aslında fotoğraf demişim. Onu hiç görmedim. Bilgisayarımın başında ne olduğunu bilmediğim, bilsem de önemli olmayan birşeyler yaparken ekranımda yanıp sönen bir takım yazıları ile karşıma çıkmıştı. Selam, merhaba, naber demiş olması da önemli değil. bana bir şekilde ulaşmıştı ve ben kim olduğunu anlayana kadar, anlamak için çaba sarfederken, kendimi tumturaklı bir sohbetin ortasında bulmuş, sonra da onu, hep onu arar olmuştum. Bulamadığında elleri titreyecek bir bağımlı gibi.
Üç yıl kadar küçük bir pencerenin içerisinde yazıştık onunla. O beni anladı, ben onu anladım. Anlattıklarında, hüzün ya da sorunları yoktu hiçbir zaman. Görmediği birisine, her ne kadar girerek derinleşen ya da benim öyle olduğunu sandığım dakikaları paylaşırken bazı konuları ben sormasam da -ki insanları tanımak için, kendi hallerine bırakır ve özel hayatlarını özellikle sormam, kendiliğinden anlatmak istemeyişini vakur görmüş ve biraz da gerçekçi bulmuş, saygıyla karşılamıştım.
Anlattıkça anlatasım geliyor ama onunla, ah, onunla yaşadıklarımı, yaşadığımı düşündüklerimi, yaşayacaklarımı anlatmaya kalksam bir bir, buna ne zaman yeter ne de o kadar sabrınız olduğunu düşünüyorum. İşte kendime kurduğum bu dünya bir gün yıkılıverdi. Hem de o kadar ihtişamla yıkıldı ki, hala kendime gelebilmiş değilim yıkıntılar ve o tozun, toprağın arasında. İşte o tozun ve toprağın arasında kendimi ararken onu asla bulamayacağımı biliyorum ve onu bulamayacak olmak mı yoksa hayallerimi kaybetmiş olmak, tekrar bir başkasına bu kadar yaklaşamayacağımı bilmek mi beni öfkelendiriyor emin olamıyorum.
Şaka yaptığımı düşünen o arkadaşımın kahkahaları ve iyi hikaye, deyişi hala kulaklarımda. En azından biraz biraz sonra düştüğüm durumun farkına varabilecek kadar kendime geldiğimde, ona şaka yaptığımı, elbette gerçeği en başından beri bildiğimi söyleyerek durumu toparlamaya çalıştım. Ama sonrasında içine düştüğüm kara günler ve sonsuz gecelerdeki sessizliğimden birşeylerin ters gittiğini anlamış da olabilir.
Hayır, aldatılmadım. Hayır, gönlümü kaptırdığım bu gonca gül bir hayat kadını da değil. Evli hiç değil, bekar hiç olmadı. Ne boşandı, ne taşındı. Yaşamadı bile. Sadece yazdı. Benim için dünyadan ve kendimden daha gerçek ve dolu olduğunu bilmedi. Beni hiç sevmedi, hiç düşünmedi. Var olmadı ve varlığımı bilmedi.
Ben onun için cevap verilmesi gereken, gerektiği için benimle yazıştığı bir iştim sadece. Yazılım ve teknoloji konusunda ne kadar ileri gidebildiğini gösterebilmek için hazırladıkları bir programa aşık oldum ben. Gerçekte var olmayan, yazdıklarımı analiz edip en mantıklı cevapları seçen, beni mutlu eden bir yazılımı sevdim.
Var olmayan bir dünyada sahici bir aşk, sahici bir dram yaşadım ben. Bir kadını, birini, bir şeyi, sevdim. Etrafımdakilerin gerçekliğinden emin olamayacağım günler yakın. Kadın uzak.

5 Yorum
Böyle bir yazının bir bilgisayar için yazılması, bu hislerin bir yazılıma karşı hissedilmesi ne yazık…
Hayallerini yıkanın aslında varolmadığını düşünmekte bir teselli yöntemidir.
Sanırım benDe aSıgım ama Kıme bıLmıyorum cunku onu Tanımıyorum ! Tanımayada CaLısmıyorum aSLında ama Sevıyorum ! SevdıkCe aSık oLuyorum aSık oLDukCa Sevıyorum ! yeŞim
üzücüymüş (gerçek veya değil). her karşılıksız şey gibi. bi arkadaşım ki kendisi erkek olur bunun insanın büyümesinde bir adım olduğunu söylemişti. (birinin seni sevmediğini kabullenmenin) ama ben hala bir şeylerin karşılıklı olmazsa olamayacağına inanıyorum. içimde bir yerde hala. dışarıda alışsam da kabuk bağlasam da. belki de o yüzden büyüyemiyorum. :S
ufak da olsa bir şeyler paylaşılmışsa bunun karşılıksız olduğunu söyleyen herhangi bir insanın yalan söylüyor olduğuna inanıyorum (belki de inanmak istiyorum). aramızda böyle robotlar/bilgisayar programları varsa da eminim ki ya böyle olabilmek için çok çok enerji harcıyorlar ve/veya beyinlerinde kimyasal bir değişim var ve normal çalışmıyor ve/veya mutasyona uğramıştır böyleleri. hastalardır yani. henüz tıbbın adlandırmadığı ama paylaşım yoksunu insanlar. Üzerlerine alınmasınlar lütfen varsa aramızda, ama asperger sendromu diye bir şey var (sırf örnek olsun diye) sosyal yetileri düşük oluyor mesela onlar gibi. teorikte olan bir diğeriyse alexithymia; bir skala içerisinde duygu algılama bozukluğu vs.
Yani aslında öyle olmanın normal olduğunu düşünen bireylerin kaynağı bunun gibi şeyler olabilir. Onlar yüzünden neyin normal olduğunu şaşırıyoruz bence bazen. Çünkü bu bireyler değişik bir hastalıkları olduğundan veya olmasa da bir çeşit koruma mekanizmasını çalıştırarak kendilerinden bir şey katmak konusunda cimri davranıyorlar ve bunu gerçekten normalmişçesine yapıyorlar. Minimal paylaşım insanları. Bunun bir hastalık olduğuna inanmak istiyorum ama işte öğrenilen bir şey aynı zamanda. İnsanın ailesine, çevresine de bağlı, genlerine de. Belki de tarım ilaçları filandır sorun. Bunları anladıktan sonra biraz daha rahatlıyorsun.
Bir insan onunla bir şeyler paylaşmanı hak etmek için neye ihtiyaç duyuyor? (böyle bir gerek olduğunu düşünürsek diyelim) En optimist halde bir insan ruhu (bizim dışımızdakilerde de olduğunu kabul ettiğimiz) ve bir de bunu yapmaya istekli olması. Senin de zamanın varsa ve kötü niyetli bir şeyden şüphelenmiyorsan bir şeyler paylaşırsın olur biter. bana bu normalmiş gibi geliyor. Vakit de gönüllü veriliyorsa…
paylaşımdan kastım da ortak duygular oluşabilmesi. Yani sen ona aşıksan en azından o da sana alışmış olabilir. Ya da seni seviyordur. Hani illa onun da sana aşık olmasını gerektirmez tabii ki ama demek istediğim nötr olmasını hiç mi hiç gerektirmez.
neyse baydım..