Monday, originally uploaded by Jyn Meyer | Photographer.


Bana birşeyler oluyor ve kimselere anlatamıyorum. Anlatıyorum da, ya dinlemiyorlar ya da anlamıyorlar. Nasıl anlasınlar ki? İnsanın içinden geçenler, düşündükleri ve hissettiklerini yorumlayabilmek için, anlayabilmek için o kişinin yaşadıklarının bir kopyasını yaşamak gerekmez mi? Her anı kaydedebilecek bir karakutu olsa ne güzel olurdu; oturup izlerdim, dinlerdim. Ne şekilde kaydedecekse artık işte düşüncelerimi ya da bünyede gezinen bu düşüncelerin pompaladığı hormonları.

İstersen burada, tam ben bu cümleyi bitirmek üzereyken kalkıp gidebilirsin; pek iç açıcı konuşabileceğimi sanmıyorum.

Koşmak istiyorum. Koşmak ve etrafımdaki dünyayı geride bırakmak. Balkondan kendimi atarak uçmak, kız kulesinin üzerinde yüzüme çarpacak yeli istiyorum. Dilek mumlarına üfleyen o çocuğun elinden tutup denize atmak, sevişip sevişip pişman olan kadının giyinirken aynada kendine dahi bakamazken karşısına dikilip o mumun alevine sarmak, ölmek, sonsuza kadar yaşamak, herşeyi öğrenmek, anlatmak, yazmak istiyorum.

Çayın kalan yarısını içmeden çıkıyorum evden. O sessiz ve sakin görünen şehrin sokaklarında sinsi sinsi dolaşmayı, kimselere görünmeden ortadan kaybolmayı, erimeyi, kanalizasyondan akıp denize dökülmeyi planlıyorum. Düşünüyorum.

Ben sokaktan aşağıya caddeye yuvarlanırken sevgilisine sarılmış bir kızcağız geçiyor yanımdan. Geçiyorlar aslında ama birinin varlığını varlık olarak kabul etmek diğer var olanlara haksızlık gibi. Benden sigara almak için para istedi çocuk, yanında elinden tuttuğu sevgilisi de varken. Bu kız, neden bu herifçikle? Bu saatte babası biliyor mu, kimlerle ne yaptığını? Dilendiğini. Tatlı bakışları, siyah saçları, ince ama kıvrımlı bedeni ile sanki iyilik meleği gibi görünüyor. Herkesin ihtiyaç duyabileceği, hayatını değiştirebileceği türden. Belki de o yüzden korkusuz, müdanasız.

Sokağın köşesine geldiğimde kaçıp gitmek istiyorum bu dünyadan. Hayır doğru değil bu, bu dünyaya kazık çakacak kadar yaşamak, herkesin beni takdir edeceği, beğeneceği ve tekrar tekrar arkadaşlarına anlatacağı birşeyler yapmak istiyorum. Egomu tatmin etmek için değil, biraz yardımcı olabilmek, bildiklerimi aktarmak için. Keşke birileri de bana aktarsa bildiklerini, tonlarca zaman, kilolarca hayat harcayarak öğrenmek zorunda kalacaklarımı birisi bana anlatıverse. Bunu yapabilecek bir kadın yok ama. Al karşına, başla konuşmaya, ya hayaller içerisinde yaşıyordur, ya da ne bilgisi ne de hayali vardır da bütün gün kimle ne konuda cak cak ettiğini anlatır.

Bazen hayatımdaki tek engel bir kadınmış gibi hissediyorum. Tanımadığım, bilmediğim ama etrafımda varlığını çeşitli yüzlerle, gülüşlerle, öpüşlerle, sözleriyle ve suskunluklarıyla hissettiğim bir kadın. Düşüncelerimi karıştıran, ne düşündüğümü unutturan; okumayı, yazmayı, spor yapmayı düşünürken birden aklıma geliveren, karşıma çıkıveren, arayıveren bir kadın. Yolumdan sapmazsam, kendi istediğimi değil de onun istediğini yapmazsam beni lanetleyiverecek bir kadın.

Birşeyler yapmak istediğimden bahsediyordum; bu bir kitap yazmak, bir resim yapmak, bir binanın mimari çizimi, bir araba tasarımının kıvrımlarında dolaşmak ve çizmek olabilir. Bundan bahsetmek isterken, karşıma çıkan dilenci kılıklı birinin yanındaki bir dişi düşünce akışımı bozuyor, aklımın girdaplarına hapsediyor beni. Değişmem için önce onu değiştirmem gerektiğini biliyorum. Yıllardır biliyorum bunu ve lanet olsun konuşmaktan, anlatmaktan başkasını yapamıyorum. Anladığını da sanmıyorum.

O ışıklı ve davetkar mimikleriyle karışırken aklıma, bir çeşit zehrin kanıma karışması gibi, ben ben olduğumu unutup onun yerinde olsam neler yapacağımı, yapmam gerektiğini düşünürken buluyorum kendimi. Kendimi buluyorum. Kendimi kaybediyorum. Onu da bulamıyorum, sanki onu değiştirdiğim, değiştirebildiğim an, yanımdan geçen arabalardaki asabi sürücüler sakinleşecek, trafik açılacak, floresanla aydınlatılmış ufak ve köhne pastane bozuntusu ışıltılı bir rüya bahçesiymişcesine sunacak bana ay çöreğini. Sanki, karşıdan karşıya -karşıdan karşıya mı?- geçerken attığım adımlar daha emin olacak, saçma sapan çarpışmalar ve özür dilemeyen iki ayaklı hayvanlar biraz daha kibarlaşacak gibi.

Düşünemediklerimi, akıl edemediklerimi, şimdiye kadar öğrenemediklerimi bana anlatabilse; yaşadığım hayatın, hayat denen bu akışkan tesadüfler ve seçenekler havuzunun, denizinin, okyanusunun derinlerine girebilecek ve orada başka, daha önce görmediğim başka hayatlara rastlayacak, şaşacakmışım gibi hissediyorum ama insan hissettikleriyle değil, aklıyla yaşamalı. Çünkü yıllardır çeşit çeşit hislerle yıkanmış olsam da, düşüncelerim hareketlerimi, hareketlerim davranış ve alışkanlıklarımı belirliyor, değiştiriyor ve karakter denen ve yine aslında hislerle bezenmiş o karışık, garip karışımın içinde buluyorum kendimi.

Hislerini sorsam bana anlatacakları belli: aşk, sevgi, dürüstlük, sevgili, ayrılık, aldatmak, bir de en fazla sevişmek üzerine olacak başlıkları. Son yüzyılın başlarında tasarlanmış, çizilmiş ve üretilmiş mesela bir bardağın üzerindeki ışık oyunlarına, üzerinden akan bakışlara ve insana vereceği lezzet hissini tarif edeceğini, hissedeceğini sanmıyorum.

Bir kadından bahsediyorum ya deminden beri, her kadından bahsediyorum ya en başından beri; bir türlü ona ulaşamıyorum. Onu değiştiremiyorum, dokunamıyorum, bir kenara çekip avaz avaz bağırarak paylayamıyorum onu.

Çay tabağındaki erimeye yüz tutmuş bir küp şeker kadar çaresizce bekliyorum üzerime dökülmesini. Üzerime üzerime gelmesini, onu özümseyip içime çekmeyi ve artık değiştiremeyeceğimi bildiğim bu dünyadan geriye en azından bir tat katarak ayrılmayı…

Bir Yorum

  1. oh,be! demek istiyorum uzun bir aradan sonra yazılarını okuyunca..oh,be! tıpkı BİR bardak soğuk su ferahlığında… teşekkürler ama bu sefer yazıların içinde için olduğu için!


Yorum Yapın

*
*